Devlet, acı da olsa halkına doğruyu, gerçeği söylemeli, kendisiyle ilgili bilgiyi saklamamalı, gizlememeli, halkından esirgememelidir. Partinin çıkarları ile milletin çıkarlarını bir tutarak “aldatmaya, kandırmaya, hileye” yönelik çabaların içine asla girmemelidir. Bu işin sonunda ölüm varsa ve “ölen halksa”, “madem iyiyim, öyleyse neden ölüyorum” sorusunun muhatabı olmamalı. Önlemler alınarak tüm sorumluluk halka bırakılmalı, gerçekler açıklanmalı, halk gerçekle yüzleşmelidir.

Pandemi başladığında yapılan haberlerde “dünya devleri” denen ülkeler kötü, “biz çok iyiydik.” Amerika, İtalya, İspanya, İngiltere, Almanya, Fıransa, “vaka sayısı şu kadar, ölü sayısı bu kadar” diye en küçük ayrıntıya varana kadar anlatıldı, “Türkiye onların yanında çok iyi” denildi ve buna inandırıldı. O devletlerde bilgi kirliliği, bilgi saklamak, halkından gizlemek, olmayan iyiliği, başarıyı anlatmak gibi bir sorun yoktu. “Vay be” diyorduk, “biz neymişiz de haberimiz yokmuş” diye öğünüyorduk. Kendimize sormak aklımızın ucundan geçmedi: “Pandemiyi bu denli güzel yöneten, Amerika’ ya, İspanya’ya, İtalya’ya… maske gönderen ve dünyanın en iyisi olan Türkiye neden kendi halkına maske dağıtamadı, dağıtımı neden beceremedi?”

Tam da bu arada TTB denen kuruluş “muzır” haberler vermeye başladı. “Yaptığımız saptamalarda Sağlık Bakanının turkuaz tablodaki verileri Türkiye gerçeğini yansıtmıyor” dedikçe Cumhurbaşkanı “terörist” diyor, ortağı partinin lideri de “mahkemeye verilmeli, vatan hainliğinden yargılanmalıdır” diyordu.

Çember o denli daraldı ki, yanımızda, yöremizde yaşayan insanlar “sapır sapır dökülmeye başladı.” Arkadaş, bildik, tanıdık, akraba, kimi yakalarsa alıp götürüyordu. Bu salgın, bu ölümler bu kadar bize yakınken, “gerçekten bu rakamlar ne vaka sayısını veriyor, ne de ölüm gerçeğini.” / Bakan o kadar çok inanılır, güvenilir bir insandı ki, popülaritesi Cumhurbaşkanı’nı bile germişti. Vaka sayısı ile hasta sayısını neden ayırma ihtiyacı duyduğunu açıklamadı bile. Ama gerçek boyut bilinmeden bilim insanları nasıl bir “kitle” ile mücadele edeceklerini bilemiyorlardı.

Baskı o kadar çoğalmış olacak ki, birden “vaka sayıları” verilmeye başlandı ve Avrupa’da Türkiye birinci sıraya oturdu. Ölüm sayılarında pek çok bilim insanının hala kuşkuları var.

Bir hazirandan sonra yapılan “pıropaganda haberlerle, her şeyin yolunda olduğu rehavetine kapılan halk” önlemleri boşladı. Salgınla ilgili yalan yanlış yorumların peşine düştü. Maske takmadı, ya da çenesinin altına indirdi. Bu süreçte asla olmaması gereken asker uğurlamaları, taziye, düğün, nikah, üç yüz elli bin kişilik namaz, Giresun’da sel felaketine maruz kalanlara ve ölenlere yapılan taziye ziyaretinin mitinge dönüşmesi, pandemi gerekçesiyle yasaklanan milli bayramlara karşılık açılış, parti kongreleri gibi olaylar, araya giren yaz tatili, salgının büyümesine yol açtı.

TTB bağır bangır bağırırken hep “teröristlikle, hainlikle, vatana ihanetle” suçlandı, “acaba söylediklerinin doğruluk payı var mıdır” gibi kuşkulu bir yaklaşımla rakamlar araştırılmaya değer bile bulunmadı. Bakanın şimdiki verileri “terörist, hain” denilenlerin rakamlarıyla örtüşünce “suçlamalar iftira olmadı mı?” Demek ki, kimi gözler görmüyor, kimi kulaklar duymuyordu. Oysa son açıklamalar TTB’nin verilerini de geçti. Bakan güvenini yerle bir etti.

Bilim insanları testi, aysbergin görünen kısmı olarak açıklıyor, çıkan sonuçları kimileri onla çarparken, kimi de insaflı hareket ediyor beşle çarpıyordu. Ortaya çıkan rakamlar Türkiye gerçeğinin korkunçluğunu gözler önüne seriyordu. Her ülke nüfusuna yetecek, ya da nüfusunu ikiye, üçe katlayacak aşı bağlantıları yaparken, korkum odur ki, “İban numarası verilerek yapılan yardım kampanyasındaki sonuçla aşıda karşılaşmayız, onlar hayatta kalırken, inşallah biz ölmeyiz. Bu ölümler kader değil, cinayet olur o zaman.”

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…