Her gün, saat, 9.30; “adrese teslim ölüm ilanları okunur / belediye hoparlöründen.” Ölenlerin hastalığı anılmaz. Adlarından anlaşılır kadın mı, erkek mi olduğu. Hele bildik tanıdık olursa ölen kişi, o zaman anlaşılır neden öldüğü kanser miydi, kalp miydi, beyin kanaması mıydı, tırafik kazası mıydı? Felçli miydi, yatalak mı? Yıllardan beridir çekiyor muydu? Başlangıçta kolay gelirken, uzun süreli bakımların yorgunlukları çekilmez külfet olurdu bakana. Hem kendisi çekerdi, hem de yakınlarına çektirirdi hasta. Ölüme “sevinilmez”, “ama öldü de kurtuldu” denir, “hem kendisi, hem de ailesi.” / Şimdilerde uzun sürmüyor kimi hastalıklar, vurdu mu, tırpanlayıp götürüyor.

Ölüm ilanları okunuyor belediye hoparlöründen: Eşi, çocukları deniyor, kardeşleri deniyor; birinci dereceden akrabaları anadır, babadır diye sıralanıyor. Erkek kadın, hepsi anılıyor. Kimi ölüm ilanlarında da yalnız “erkek çocukların, kardeşlerin, erkek torunların” adları var. Kadın ve kızların adları yok. İlkin “acaba hiç kızı, kız kardeşi, anası yok mu” diye sormaktan kendimizi alamadık. “Olabilir” deyip geçiştirdik. Ama bildik, tanıdık insanların cenaze ilanlarında bu durumun yinelendiğini gördüğümüzde bilerek, isteyerek “kadınların, kız çocuklarının, kız kardeşlerin adlarının özellikle söylenmediğini” kanısına vardık. Torunlara varana kadar erkeklerin adları sıralanırken kardeş ya da evlat olan kadınların, kızların adları neden okunmuyor? Ölen kadınsa kocasının adı, erkek çocuklarının ve kardeşlerinin adları söylenip sıralanıyor da, kız kardeşlerin, canından can verip doğurduğu kız çocuklarının adları ölüm ilanlarında neden anılmıyor, söylenmiyor? Bunlar, nüfusa “hayvanları yazıp kadınları yazmayan” II. Mahmut mudur? Oysa Peygamber’in Hanımı kervan sahibiydi ve ticaret yapıyordu.

Kadınının, kızının adını ölüm ilanlarına yazmaktan kaçınanlar, kadınlarını ve kızlarını “kardeşi, eşi” diye söyletemeyenler, dini bilmeden “dindar görünmek”(!)için bunu yapıyorlar. Aslında “kendi kötülüklerini, kadına düşmanlıklarını” dinle örterek kendilerini gizliyorlar. Onların kafasında, beyninde, düşüncesinde(!), bilinçaltlarında “insan” diye kanın yeri yok; bu yüzden kadını insan gibi görmüyorlar. Bunun dinle alakası yok, kadını insan görüp görmemeleriyle alakası var. Erkekler kadını insan olarak görseler, kendilerinden ayırmazlar.

Erkekler kadını suçluyor, aşağılıyor, şiddet uyguluyor, öldürüyor, köle gibi alıyor, satıyorlar. Ama kadın kendini erkeğe karşı bir türlü koruyamıyor, savunamıyor, koruyamıyor. 2016 yılında 328 kadını katledenler erkekti. Buna karşın “biz bunları hak etmiyoruz” diyen kadınların sayısı az ve sesleri o kadar cılızdı ki, hiç duyulmuyordu. Hocalar “cehennemi salt kadınlar için” kuruyor ve salt kadınlar için yakıyorlar”; kadınları erkeksiz yapamayacaklarına inandırmak için de durmadan konuşuyorlar. Cenneti de “hurilerle” (Huriyelerle değil) kadınları suçlayan, horlayan, şiddet uygulayan, öldüren erkeklere veriyorlar. Kadın, verilmiş tüm haklarına karşın “ağzını dahi açamıyor.” Saçının teline bağladıkları bir değirmen taşıyla kadını cehennem zebanilerine peşkeş çekiyorlar, kaynar kazanlara atıyorlar, kızgın saçların üzerinde namaz kıldırıyorlar. Ve bu hurafeleri “din” diye yutturuyorlar. Ölüm ilanlarına kadınların adlarının yazılmayışı, insan yerine konulmayışı hoca efendiyi rahatsız etmiyor? Müftülerse başka konularda salt fetva veriyorlar(!)

Tüm kötülüklere, tüm haksızlıklara, tüm öldürme ve şiddete karşın kadının, hükümetin, ufak tefek çıkışın dışında basının-medyanın hala genel bir “talebi” yok.

Düşürüldüğün yerden seni kaldıracak olan erkekler değil, yine sensin.

Bir düşün bakalım, Atatürk’ün verdiği hakların neresindesin? O haklarla ilgili bir talebin var mı? Beyninde kadın ve insan haklarının sınırlarını zorlayan bir düşünce, bir hayal, bir istek, bir arzu taşıyor musun? Ne olur kendini sorgula ve ayağa kalk!

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın…