Günlerdir bir okul yıkılıyor Beşikdüzü’nde / bu okul benim okulum / Atatürk lisesi. Kato denen bir alet akbabalar gibi üşüştü kafasına, baykuşlar gibi duruyor çatısında. Müteahhit önce pencerelerini, kapılarını, sonra da çatısını uçurdu. / Sanki ruhumu bedenimden ayırdılar. / Batıdan girdiler yıkmaya ve kato tepesine kadar çıktı. / Bir canavar gibi yiyip bitirecek binayı ve Beşikdüzü eğitim-öğretim tarihinden kırk dört yıllık bir kültür ocağı daha sönüp gidecek.

Katonun her “tak tak” vuruşunda bir öğretmen / her “tak tak” vuruşunda bir öğrenci eksildi Beşikdüzü’nden. / Her “tak tak” vuruşunda bir sözcük / her “tak tak” vuruşunda bir bilgi eksildi kitaplardan, her “tak tak” vuruşunda ikinci bir okul yok oldu…

Kırk dört yıldır hayatımızdaydı / kırk dört yıldır gözümüzün önünde / kırk dört yıldır anılarımızda / ve şimdi belleğimiz siliniyor Atatürk Lisesiyle. / Kaç kişi anımsayacak / değeri bilinmeyenlerin izi de kalmaz / kalmayacak. / Ne önemi var değil mi? İki okul yıkıldı, ama bölge hapishanesiyle “zengin olacağız.” Bilgi, kültür, akıl ve düşünce de neymiş efendim. Önemli olan yeryüzü tanrısına(paraya) ulaşmaktır. Nasıl olsa ihtiyacımız yok akla, bilgiye, sözcüklere, düşünceye; kültüre… yani okula.

Kırk dört yıl koridorlarında, bahçesinde sesleri yankılandı çocuklarımın. Sevinçleri, mutlulukları, hüzünleri, üzüntüleri sardı bizi / sarstı bizi. Birlikte sevindiğimiz, birlikte üzüldüğümüz çok zamanlarımız oldu. Kimini hayata kazandırdık, kimi de kısa yoldan girdi hayatın içine. O çocuklar, benim çocuklarım, benim dünyamdı; hala dostlukları, arkadaşlıkları sürüp gidiyor sokaklarda, caddelerde, parklarda, çay ocaklarında…

Ne kadar çok öğrenci geldi geçti Atatürk Lisesinden; hayata atıldılar. Kimi okudu, yargıç, doktur, öğretmen oldu, kimi işçi, kimi usta oldu. Kimi zaman da, ölümün hiç yakışmadığı ve hep erken olduğu o gencecik insanları aldı aramızdan… Yıllarca “ayakları üzerinde durmaları” ve “kitapla dost olmaları” için kavga verdim. Zaman zaman üzüntü, acı; zaman zaman da çiçek verdi bana o yaramazlar. Bir 10 Kasım günü de “altından bir Atatürk rozeti” taktılar yakama… Benim için en büyük armağandı. / En görkemli olanı da sevgileri, saygılarıydı…

Kırk dört yıldır ülkemin dört bir yanından, her düşüncede, her inançta, her mezhepte yüzlerce öğretmenim geldi geçti Atatürk Lisesinden. 12 Eylül öncesi terör ülkemi kasıp kavururken, dövüşler, kavgalar, yaralama ve öldürme olayları yaşanırken, (kasaba bölünürken) okulumuz “terörist eylemlere” izin vermemiş, “sağduyu” kazanmıştı.

Kantinimiz Hayt Park gibiydi: “Herkes burada tartışacak / ne söyleyecekse burada söyleyecek / eteğindeki taşları buraya dökecek / hiç kimse çocuklara yanlış yapmayacak / çocukları bu işe karıştırmayacaktı.” Buna inanıyorduk ve bunda da başarılı olduk. Bu başarı kantine aitti. 12 Eylül’den sonra “22 gün teftiş geçirdik, ‘okulda terörü önlediğimiz’ için ödüllendirilmemiz gerekirken, ‘neden Atatürk lisesinde terör olmadı’ diye bakanlıkça hesap soruldu.” “Tüm öğretmenler ve öğrenciler komünist miydi?” Öyle ya terörü çıkaranlar komünistlerdi, sağcılar “suç işlemezdi.” O anlayış Türkiye’yi anlamamaktır, bugün de anlamıyor, yarın da anlamayacak… Kim nereden olursa olsun bilimin, aklın ve düşüncenin paydasında buluşulduğu gün Türkiye kurtulacaktır.

Herkes birbiriyle konuşuyordu. Kimse kimseyi sevmese bile, saygı duymak zorunda olduğunun ayırtındaydı. Bunun sorumluluğunu taşıyorlardı, taşımak zorundaydılar da.

Müfettişler bir teftiş sonrasında, “okul bahçesi yeterince ağaçlandırılmamış” diye raporlarına not düşmüşlerdi. Oysa o kadar çok ağaç dikmiştik ki, ormana dönmüştü bahçe ve kimilerini sonradan kesmek zorunda kalmıştık. Bulutlara yükselen kavaklarımız bile vardı. Karşı sokaktaki evler için tehlike oluşturduğundan kesildiler. Müfettişler görememiş, yazık.

Atatürk Lisesi Kütüphanesi büyük bir emekle-Ahmet Kukul’u rahmetle anıyorum-kurulmuş, öğrencilerin çalışmalarına ve okumalarına sunulmuştu.

Katonun her “tak tak” sesi koridorların duvarlarında yankılanıyor, kırıyor, döküyor, parçalıyor çocuklarımın seslerini, sevinçlerini, hüzünlerini yok ediyordu. / Katonun her “tak tak” sesi sözcükleri kovuyordu sınıflardan, bilgileri kaldırıyordu “yeşil tahtalardan” ve kütüphaneyi boşaltıyordu.

Katonun her vuruşunda ve kırışındaki “tak tak” sesi, yüreğimi, yüreğimin duvarlarını yıkıyor, döküyor, parçalıyordu / “her “tak tak” sesi, öğrencilerimin “beni tanıdın mı, beni hatırladın mı öğretmenim” sesiyle karışıp boğuşuyor, seslerini kesiyordu.

Barış ve esenlik dileklerimle…