Kalkınmak, zamanın koşullarına ve yaşam tarzına uygun ihtiyaç mallarını üretebilmektir. Üretimi yapan ülkelere kalkınmış, gelişmiş ülkeler deniliyor. İşi makine yapar, makineyi de insan… yani kalkınmanın motor gücü insandır. İnsanın yapıp başarması da eğitime-öğretime bağlıdır. Eğitim-öğretimi veren, insana kazandıran da okuldur. Okullar insan yetiştiren tarlalardır. Okulu okul yapan öğretmenlerdir; dil, edebiyat, felsefe, hesap kitap, fizik, kimya, biyoloji bilen öğretmenler...

İyi insan / üreten, başarılı insan / yeteneklerine göre yaratıcı insan / makine yapan insan üst düzeyde eğitim-öğretim veren okullarla mümkündür. Okulların başarısı, kaliteli, nitelikli, her türlü eğitim tekniklerini bilen öğretmenler ve laboratuvarlardaki seçkin ders araç-gereçleriyle olur.

İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite pılanlı, pırogramlı bir biçimde vereceği eğitimle ülke ihtiyaç ve sorunlarını, dünya ölçeğinde yetiştirdiği insanlarla çözüme kavuşturabilir. Osmanlı Devleti Rönesans’a ve reforma kör-sağır baktı; bu doğrultuda insan yetiştirmedi. Bilim-teknoloji-sanayi karşısında dün olduğu gibi bugün de aynı sorunlar yaşanılıyor ve sürüyor. Rönesans’ı, reformu görmeyen göz, duymayan kulak aklı, bilimi, teknoloji ve sanayiyi algılar, hayatın içine sokar mı? Bu yönde insan eğitimi yapar mı? Yapmadı ve çağın gerisinde kaldı.

16. Yüzyıldan sonra Avrupa, “din müfredatlı” okullarını müspet bilime, eğitime açarken, Osmanlı, medreselerinde hiçbir değişikliğe gitmedi. II. Mahmut’un veba, çiçek ve kolera salgınlarının yıkımını gördüğü için açtığı, Fıransızca öğretim yapacak “tıbbiyeyi amire” ve “cerrahiyeyi amire” okullarına ulema(?) karşı çıktı, Fıransa’dan gelecek tıp, cerrah hocalarını istemedi, Yeniçeri Ocağının kaldırılmasını da içlerine sindiremeyerek, Halife II. Mahmut’a “Gavur Padişah” diyecek kadar da ileriye gittiler.

Japonya’nın 1872’den itibaren açtığı ilkokullarla (ilk on yılda yirmi bin okul), ortaokul, lise ve yüksekokullarla yetenekli, üstün zekalı çocuklarını öğretmen, tarım, ticaret, meslek, mühendislik, sanayi… dallarında eğitti, sorunlarını çözecek, ihtiyaçlarını karşılayacak bilgi ve becerilerle donattı. Japon kültür ve bilincini kazandırmak mücadelesinde nitelikli öğretmenler en ön sıralarda yer aldı.

Japonlar, zeki ve yetenekli öğrencilerini, Avrupalılar gibi “soyluluk ve zenginlik” ölçüsüne göre değil, “bilme” deki başarılarına göre seçti. Bu tercih “elit eğitimi” ve “yaratıcı kişilikleri” ön pılana çıkardı, sorun çözmede, iş alanı açmada, yeni üretim sahaları bulmada çok etkili oldu. “Vasıflı elemanlar Japonya’nın modernleşmesini”, gelişmesini, kalkınmasını sağladı.

1920-1930 yılları arasında “sanayileşmede meydana gelen ilerleme, Japon halkı arasında yaşanmakta olan değerler sisteminde” değişiklikler yarattı, aydınlar önderliğinde “biz şuurunu” uyandırdı. Fabrika işçileri arasında “özel haklar” ve “işçi hareketleri arayışı”, toplumda “bir kültür hareketinin” doğmasına neden oldu.

II. Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın işgal ettiği Japonya’da, tıpkı Türkiye’de yaptığı gibi (Köy Enstitülerini kapattırarak) kendine hizmet verebilecek insan yetiştiren okulların açılmasını sağladı. 1951’de biten işgalden sonra Japonya kendi özgün eğitimine döndü. “Japon milli yapısına ve dahli şartlarına uygun rasyonel ve başarılı eğitim sistemini kurdu.”

Darısı bizim başımıza. Japonların 50’li yıllarda yaptığını inşallah 2020’de yaparız. Tabi Atatürk’e ve Cumhuriyete küfür ve hakaretten fırsat bulabilirsek!... “Biz bilincini” oluşturabilirsek… Aldatma, kandırma ve yalandan kurtulabilirsek, kaynakları “rasyonel” kullanabilirsek…

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…