Kibrinden, gururundan(!), hantallığından, azametinden Rönesans’ı-Reformu ıskalamasından, akla, bilime göre düşünmeyişinden, kendini tüm gelişmelere, ilerlemelere karşı kapattı, bilimin ve teknolojinin dışında kaldı, fabrika kurmadı, sorunlarını çözecek ne askeri, ne hukuki, ne sosyal, ne de ekonomi uzmanları yetiştirebildi. Her gelişmeye, ilerlemeye, her buluşa, yeniliğe “gavur icadı” dedi, burun büktü. Diplomatik sorunlarını, dil bilen Rum, Ermeni ve Yahudi hariciyecilerle çözümlemeye çalıştı, kendi diplomatlarını yetiştirmedi.

Bu ne biçim “gurur, onur, şeref, haysiyet, izzetinefis ve ‘namus-u milli’ idi ki”, müzakere için Mondros Mütarekesi’ne giden heyete verilen sekiz maddelik bir talimatın altıncı yedinci maddeleri “çok vahimdir. Bu maddelerde bir an önce ‘ tahıl ve sair gıda maddeleri ithalinin süratlendirilmesi’ ve Osmanlı Devleti artık Almanya’dan ödünç para alamayacağına göre İngiltere’nin nakdi yardımda bulunması’ talep ediliyordu.”

“Talimatın son sekizinci maddesi şöyle başlıyordu:

“Namus-u milliyi rencide edecek her nevi talepler reddolunacaktır.” Taha Akyol (1919-1920)

Büyüklük, ululuk, yücelik, güçlülük neydi? Osmanlı havası kaçmış bir balon gibi, ya da içi boşaltılmış bir çuval gibi büzüşüp olduğu yere yığılı verdi. Emperyalist güçler başta İngiltere, Fıransa, Yunanistan ve İtalya olmak üzere Mondros’ta bu ülkeyi bölüştüler. Ne kadar acıdır ki, bölüşen, paylaşan, işgal eden bu ülkeler, değil rencide etmek “namus-u milliyi” bırakmadı. Ülkeyi kurtaranlar düşman ilan edildi, ayyaş ilan edildi. “Keşke Yunan kazansaydı” diye de niyet ve düşüncelerini açıkladılar.

Ekonomisi, ordusu, bilimi, teknolojisi gelişmiş, toplumu eğitilmiş, hukuku, adaleti, özgürlükleri, insanlarının birbirlerine karşılıklı güveni sağlanmış, emeği değer gören ülkeler, devletler güçlüdür, büyüktür. Geri kalanlar koftur, boştur, yalandır; kendini dev aynasında görürler. Tıpkı bugünkü gibi “kıskanılan ülke kısa bir süre içinde beka sorunu yaşamaya başladı.” Olacak iş mi bu?

Eğitilmiş topluma yalan konuşulamaz, yanlışlık yapılamaz; aldatılamaz, kandırılamaz, dini sömürülemez; eğitilmiş toplum, haklarını, özgürlüklerini bilir; orada kimse görevini kötüye kullanamaz. Eğitilmiş insanın “çobana” ihtiyacı yoktur. Neyin yalan, neyin hayal, neyin gerçek olduğunu çok iyi bilir. Kimse kimseden korkmaz, çekinmez, herkes birbirine inanır, güvenir; korkusuzca yaşar.

Koskocaman bir imparatorluk(!), “dört vilayetinden” nasıl korkunç bir bozgun yer? İaşesini, topunu, silahını, mühimmatını bırakıp ardına bakmadan kaçar. Bu millet, tarihinde yaşamadığı utancı Balkan Savaşı’nda yaşadı. Çanakkale’de, Kafkasya’da, Kut-ul Amare’deki zaferler Osmanlı’nın kazanmasına yetmedi. Rusya savaştan çekilmesine rağmen kan emici İngiltere, deniz düşen yılana sarılır düşüncesiyle, nasıl bir inanç ve güvenç yarattı Osmanlı’da ki, idam fermanını imzalamaya gittiği Agamemnon zırhlısında “tahıl ve gıda” ile “nakit para” isteme durumuna düşebildi? Bu nasıl bir “namus-u milliye” ki rencide olmuyor? Taş ye, toprak ye, ot ye, ama onlara muhtaç olma…

“Namus-u milliye” mi kaldı Tırakya, İstanbul işgal edildiğinde, namus-u milliye mi kaldı İzmir, Aydın, Manisa, Bursa işgal edildiğinde; namus-u milliye mi kaldı Antalya, Konya, Adana, Maraş işgal edildiğinde; namus-u milliye mi kaldı Suriye, Musul, Kerkük, Süleymaniye işgal edildiğinde; namus-u milliye mi kaldı “vilayet-i sitte” de Ermeni devletinin kurulmasına izin verildiğinde?.. Nasıl bir namus ki bu, ülkeni işgal eden bir ülkeden para ve gıda istiyorsun?

Halkının, askerinin karnını doyurup sırtını giydiremeyen, hastalıklarını tedavi ettirip iş veremeyen bir imparatorluk; milletine “sürü” deyip” “çobanlık yaptığını” söyleyen bir padişah… Alman’ın aklına uyup savaşa giren bir hükümet… İngiliz’in sözünden dışarı çıkmayan bir Damat hangi sorunu / sorunları çözebilir ve ülkeyi çağına hazırlayabilir?

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…