Güçlüydü, yetkindi, savaşçı ve dirayetliydi. / Kılıcından kan damlıyordu.

Sözünün arkasında duruyor, ne istiyorsa (ne istemiyorsa) onu yapıyordu. Kimse gözünün üstündeki kaşından, kulağındaki küpeden söz edemiyordu. / Kelleler uçuruyordu.

Bir küçük kasabadan bir dünya devleti çıkardı. / İstanbul’u alana kadar Türk önde gideniydi, sonra nefret ettiği, tiksindiği, kaba, pis, vahşi, göçebe ve köylü bulduğu, okutup eğitmediği bir kavim oldu. / Tek değer Osmanlı, tek doğru, söylediği ve yaptığı idi. / Türk giremediği gibi, Türkçe de sarayından içeri giremedi. / Türkler “Bizans’ın ülkesini” aldıktan sonra, Avrupalılar Anadolu’ya, “Türkiye” demelerine karşın (Türkçe konuşanların ülkesi), Osmanlı “Diyar-ı Rum” demekten vazgeçmedi. Hatta, Mesnevi’nin şairini “Mevlana Celaleddin Rumi” diye anmaktan geri durmadı.

“Dar-ül Harp” dedi “kafirlerin, zındıkların, Hıristiyan ve Musevilerin” topraklarına.

“Dar-ül İslam” dedi “huzurun, barışın, kardeşliğin, Müslümanların yaşadığı, İslam hükümlerinin uygulandığı” topraklara. Cihat, yani savaş, “Dar-ül Harbi, Dar-ül İslam yapana kadar” sürecekti. / Fütuhat bu yüzden Boğaz’dan karşıya geçti, bu yüzden Viyana kapılarına dayandı.

Hayallerinde, rüyalarında hep Batı vardı. / Yolunun üstündeki tüm kapıları açarak geçti. / Kendini yenilemeyen, kendini değiştirmeyen, kendini geliştirmeyen Osmanlı, tüm geleneksel bilgi, beceri ve yöntemleriyle ikinci kez gittiği Avrupa’nın kalbinden, büyük bir bozgunla geri döndü. 1683 Osmanlı’nın Avrupa hayallerinin ve rüyalarının sonu oldu. Hele 1699, ilk kez kaybedilen topraklarla “Dar-ül Harbe” karşı üstünlükleri, kendilerine güvenleri, büyük bir depremle sarsıldı. Yenilmezlik önyargısı yerle bir oldu.

Adına duraklama da dense, gerileme de dense, Osmanlı “gerçek nedenleri” bilimsel olarak arayıp ortaya çıkarmadı, gidermek için çözüm aramadı. Geçici önlemlerle “askeriyeyi, maliyeyi” düzeltmeye çalıştı. Hep geleneksel bilgi ve yöntemleri zorladı. İlerleme, gelişme ve değişmeleri takip ederek kendi eksik ve yanlışları üzerinde durmadı. Hıristiyanlardan “üstün” oldukları için, onlardan “bilgi, düşünce, yöntem, teknik” almayı akıllarından bile geçirmediler.

İmparatorluk, III. Selim’e ve II. Mahmut’a gelinceye kadar Batı’nın “silah, saat ve sonraları matbaasından” başka hiçbir bilgi ve düşüncesini sınırlarından içeri sokmadı. Sürekli Dar-ül Harbe toprak kaybeden Osmanlı girdiği sıkıntıdan, “ikna olarak”, Fıransa’dan, İngiltere’den, Purusya’dan “uzmanlar” getirerek orduyu düzenlemeye karar verdi, askeri okullar açtı.

Osmanlı’nın gerçek sorunu ekonomi, bilim, sanayi ve değişen yönetim biçimiydi. Oysa Osmanlı sorunu salt askeriye ve maliye olarak tanımlamıştı. Üretmeyen-sanayileşmeyen, savaşlar yüzünden tarıma zaman ayıramayan Osmanlı’nın tüm gelir kaynakları “yağmalama, talan, ganimet ve topladığı vergilerdi.” Yenilgiler bu kaynakların kurumasına neden oldu ve savaşın dışında Osmanlı başka kaynaklar yaratmadı.

Batı rönesansı, keşifleri yaptı, reformu gerçekleştirdi. Geçirdiği düşünce ve aydınlanma ile aklı, bilimi, sanayiyi üretime soktu. Dünya pazarlarına açıldı. Yeni bir yaşam tarzı yarattı. 1789’la kırallıkları, derebeylikleri, imparatorlukları yıktıkları Bastil’in duvarlarıyla tarihe gömdüler; cumhuriyeti, özgürlükleri, insan haklarını “vatandaş bildirgesi” ile dünyaya duyurdular, laikliği baş tacı ettiler, “kuvvetler ayrılığı yoksa anayasa da yoktur” dediler.

Osmanlı bu düşüncelere karşı sınırlarını, tebasını koruyamadı. Savaşlar, yenilgiler Osmanlı’yı “hasta adam” etti. Tanzimat ve reformlar neyi çözdü?

Tüm bu yıkıntı ve çöküntüler arasından Çağdaş Türkiye nasıl doğdu?

Okudunuz mu bilmiyorum, ama meraklısına mutlaka öneriyorum: Osmanlı ve öncesinden MODERN TÜRKİYE’NİN DOĞUŞU’na kadar geçen süreyi bilimin ışığında BERNARD LEWİS’in kaleminden bir bütünlük içinde okumanın, gerçek tarihin ve bilginin, yalakalığa sapmadan, sulandırılmadan tadını yaşayınız ve aydınlık güzelliklerle açılınız. MODERN TÜRKİYE’NİN DOĞUŞU, bilginin güzelliğini insana yaşatan bir kitap, yüzlerce soruyu yanıtlayan bir başyapıt…

Sağlık ve esenlik dileklerimle…