Tüm düşmanlıklarına rağmen Atatürk’ü, bağımsızlığı, özgürlüğü, doğruluğu, dürüstlüğü, ahlakiliği, insanca yaşamayı, aklı, bilimi, uygarlığı… keşfedenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Dağılan, çözülen, parçalanan toplumsal yapının çimentosundaki en değerli unsurun saygı, sevgi olduğunu ve yok edildiğini görenler “yarına” güvenle bakamıyorlar, geleceğin neleri götürüp neleri getireceğini kestiremiyorlar, kaygılı ve kuşkulular.

İşin ayırtına varanlar içten içe bir paniği ve kaotiği yaşıyorlar. / Hep birilerinin desteği, elvermesiyle ayakta kalanlar, ihale alanlar, bir başına, dimdik durmayı beceremiyorlar. Korumacılık, yandaşlık şemsiyesi altında çaktırmadan “bulanık suda” balık avlarken “zokayı” yutuyor, batıyorlar. Ekonomik dalgalanmalar bu omurgasızları boğmaya yetiyor, artıyor bile. Dün bir “cemaatin çizdiği yolda güvenle(?) yürürken”, bugün “başka tarikatların” peşinde koşularını sürdüren “ezik, sünepe, kişiliksiz olanlar” “ekonomik yetersizlikler” karşısında bacakları titremekte, dilleri dolanmakta, ortalıkta “kem küm” edip durmaktadırlar. Hatta kimileri çocuk doğurmak için karılarını Arabistan’a değil Amerika’ya göndermekte, “bir gün kaçıp kapağı oraya atarım” hayalleri kurmaktadırlar.

Nerdeyse bu “yüzsüzlerin” tamamı kötü gidişin nedeni olarak Atatürk’ü gösteriyorlar. Oysa Atatürk’e düşman olmak akla, bilime, uygarlığa, uyanmaya, aydınlığa düşman olmaktır.

On altı yıldır iktidarı elinde bulunduranlar her geçen gün “Atatürk düşmanlıklarının” dozunu artırarak sürdürüyorlar. Adam hayıflanarak “keşke Yunanlar kazansaydı, halifelik ve şeriat kalkmazdı” diyebiliyor ve devlet böyle bir adamın ayağına gidebiliyor. Bu adam “bir anlayışın” simgesidir. Bağımsızlığı, özgürlüğü, aklı, bilimi, uygar ve birey olmayı” içine sindiremeyen, kölelikten insan olmaya çıkamayan ve emperyalistlere hizmetkarlığı-halayık olmayı zevkle yapan, mütareke yılları İstanbul’unda Türk kadın ve kızlarının namusunu koruyamayan devletin, milletin esaretine ses çıkarmayan; bölünmüş, parçalanmış, Anayurdumuzu göz göre göre İngiliz’e, Fıransız’a, Yunan’a, İtalyan’a bırakmayı uygun gören bir anlayış, bu ülkenin, bu milletin hangi haklarına sahip çıkıp koruyabilir ki?

“Ya istiklal, ya ölüm” diyen Mustafa Kemal ve inanmış arkadaşları, Kuvvay-ı Milliye ve milletle Kurtuluşa baş koyarken, Sevr’i-bugünkü Büyük Ortadoğu Pırojesi’ni-parçalarken, Padişah ve Hilafet “ölüm fetvaları” yazdırıyor, yandaşları engel olmak için, padişah ve hilafet desteğinde düşmanla işbirliği yaparak işgali hızlandıracak isyanlar çıkartıyorlardı.

“Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabını gazeteleri aracılığı ile okurlarına bedava dağıtan bu anlayış, CİA’ nin güdümünde iktidarla “bu yollarda beraber” yürümüşlerdi. Ne diyordu CİA’ nın Türkiye ve Ortadoğu Masası şefi Gıraham Fuller(adı anılan kitap onundur), “artık Atatürk resimlerinin duvarlardan inme vakti geldi.” “Andımız” kaldırıldı, devlet kurum ve kuruluşlarının ad başlıklarından “T.C.” çıkarıldı, “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” sözü dağlardan, taşlardan, tepelerden, ormanlardan, “yurt denen, vatan toprağı denen” her yerden silindi. “Milliyetçiliğin her türü ayaklar altına alındı.” PKK ile dirsek temasına geçildi, “Atatürk” adı verilen onlarca okul ve bina yıkıldı.

“Cumhuriyet’in paradigması çöktü, bu zamana, bu çağa cevap vermiyor” diyerek Atatürk’ü, Cumhuriyet’i yerden yere vuran “tatlı su Frenkleri, kendisinden başka solcu tanımayan ve Amerika’yı yurt edinenler, Avrupa hayranı “ilerici(!)” zerzevatlar, dinciler, öteden beri mandaterliği kurtuluş sayıp illa da birilerinin yönetimi olmadan ayakta duramayacağımıza inanlar ve kurtuluşu emperyalizmde bulanlar, İkinci Cumhuriyetçiler, işgali, esareti, bölünüp parçalanmayı bilemeyecek, anlayamayacak kadar gözü dönmüş ülke, devlet, millet düşmanları… Cumhuriyet’in nimetlerini yiye yiye, sata sata bitiremeyenler, “Türk” sözcüğünü ağzına alamayanlar, “millet” diyemeyenler çöken(?) Cumhuriyet’in paradigması yerine ne getirebildiler, Osmanlı övünmesi ve hayranlığından başka? Ne getirebildiler “parayı, doları”

tek değer olarak tanrılaştırmaktan başka? “Eleştiriyoruz” diye Atatürk’e sövmekten, küfretmekten, hakaretten başka ne çıktı ağızlarından? Bıraktığı meyveleri yiyorlar.

(Haftaya “paradigmada” buluşmak üzere...) Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın.