abekaroglu @ gmail.com

Milli Şairimiz  Mehmet Akif'in, 'On dört asır evvel yine bir böyle geceydi,  Kumdan ayın on dördü bir öksüz  çıkıverdi. Bir nefhada insanlığı kurtardı o masum. Bir hamlede kayserleri, kisraları yere serdi.  Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı; dirildi. Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi; geberdi.  Dünya neye sahipse O'nun vergisidir hep. Medyun/borçlu, O'na Cemiyeti, medyun  O'na ferdi,Medyundur o masuma, bütün bir beşeriyet,  Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret'…

Mısralarında dile getirdiği gibi, doğduğunda mecâzi bir teşbihte ve biraz da mübalağalı bir anlatımla yeryüzünün fiziki değişikler geçirdiği, O'nun ifadesi ile,  'güzel ahlâkı tamamlamak' yani, 'en güzel davranışların nasıl yapılacağını?' bizlere öğretmek' için, Yüce Yaratıcı'nın   Enbiya Suresi'nin 107. ayetinde de belirttiği gibi, O'nu 'alemlere rahmet olarak göndererek' insanlığı  düşmüş olduğu cahiliye yani bilgisizlik karanlığından bilgi aydınlığına çıkarttığı,  günümüz insanlığının bugün geldiği teknik ve teknolojik seviyeyi O'nun Kur'an-ı Kerim'de bize getirdiği evrensel ilkelere borçlu olduğu Peygamberimizin Doğum Gecesi Yıldönümü' anlamına gelen Mevlid-i Nebi, size ve tüm müslümlara; mübarek olsun…

Dün akşam Mevlid-i Nebi Gecesi sebebiyle bu mesajı hem feysbuk ve  hem de instagram sayfalarımdan paylaştım. Konuyu biraz açar ve mesajı bir makale haline dönüştürürsek şunları söylememiz mümkündür. Peygamberimiz doğmadan önce insanlığın yaşadığı döneme; bilgide yoksun kalma anlamında Cahiliye Dönemi denir. Bunun nedeni de; Kur'an-ı Kerim'in ifadesine göre, İncil’in aslının tahrif edilmesi ve insanlığın dayanacağı sağlam kutsal bir kaynağın kalmamasıydı.  Kan davaları almış başını gidiyor, gücün tek dayanağı olan kölelik vazgeçilmez bir araç olarak görüldüğü için konum itibarı ile güçlü olan dirayet gösteremeyeni eziyor, insanların renklerine göre siyah beyaz ayrımı  yapılıyor ve kadınlar da bir ticaret metaı olarak görülüyordu. Cahiliye Dönemi yaşantısını anlatmak için  bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.  İnsanlığın içine düştüğü buhranla boğuştuğu sırada bir Rebiülevvel ayının  on ikinci gecesi  sabaha karşı Mekke’de Abdullah oğlu Muhammed doğdu.   O, daha doğmadan önce babası, babasının mezarını ziyaretten dönerken annesi vefat etti. Yani O, bir anda yetim ve öksüz  kalmıştı. Dokuz  yaşına kadar dedesi Abdulmuttalib kendisine baktı. Dedesi Abdülmuttalib  yaşlanıp ağır hastalığa  yakalanınca da, O’nu oğlu Ebu Talib'e emanet etti. O; gençliğinde çobanlık yaptı ve ticaretle ilgilendi. Bunun yanında bulunduğu toplumun sorunlarına da duyarsız kalmadı. Çünkü bu sıra insanlık bir dramı yaşıyor ve  acilen bir kurtarıcı bekliyordu.  Abdullah oğlu Muhammed, hemen bugünkü adı ile bir sivil toplum kuruluşu olan Hilfü'l  Fudül cemiyetine katılarak oranın faaliyetlerinde bulunmuş ve içinde yaşadığı toplumun sorunları çözmek için de var gücüyle uğraşmıştı. Ancak O; yeterli sonucu alamamış olacak ki kırk yaşına geldiğinde zaman zaman Mekke'deki Nur Dağı'na çıkarak yalnız başına kalmayı tercih etmiş ve  'insanların sorunlarının nasıl çözüleceği?'  konusunda tefekkür de etmişti. İşte tam bu sırada bir Ramazan Ayı içerisindeki Kadir  Gecesi'nde Yüce Yaratıcı,  'Yaratan Rabb'ının adıyla Oku.. ' (Alâk, 96/1-5) emriyle Kur'an'da göndereceği ilkeleri okur, insanlığa anlatır ve şayet onların da bunları yaşamlarına dökmelerine katkısı olursa bu sorunları çözebileceğini  belirterek konuya çözüm getirmişti.  Bunun üzerine Hz. Muhammed, ilk olarak  Hz. Hatice ve sonra da en yakınlarından işe başladı. On üç yıl Mekke Dönemi ve on yıl da sonradan adı Yesrib’ten ‘şehir’ anlamına gelen  Medine'deki  Döneminde tebliğ ve örnek yaşantısı ile insanlığı, bilgisizlik karanlığı ve bataklığından söküp alarak bilgi aydınlığına ulaştırmış ve onlara Asr-ı Saadet yani 'Mutluluk Dönemi'ni yaşatmıştır. Kur'an-ı Kerim'de, 'Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'a çok zikredenler için, Allah'ın resulünde; güzel bir örnek vardır' (Ahzab, 33/21) buyrularak dünya ve ahiret mutluluğunu  yakalayabilmek için insanlığın O'nun Kur'an'da getirdiklerine şiddetle ihtiyacı olduğu anlatılmaktadır.  Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi 'O, alemlere yani evrenlere rahmet olarak gönderilmiştir'  (Enbiya, 107). Bu ne demek? Yani rahmet ne anlama gelmektedir? Rahmet; peygamberimizin sevgide, saygıda,  merhamette, tevazuda  yani alçakgönüllülükte, kısaca hayatın her alanında bize  örnek olması demektir.  Diyanet İşleri Başkanlığımız her yıl 12 Rebiülevvel gününü takip eden haftayı,  Mevlid-i Nebi Haftası olarak kutlayarak peygamberimizin Kur’an-ı Kerim’de bize getirdiği evrensel öğretileri daha iyi anlayıp, yaşamımıza uygulayıp sonra da dünya ve ahret mutluluğunu yakalamamızı amaçlamaktadır.  Başkanlığımız  bu sebeple Mevlid-i Nebi Haftası açılış programını bu sene İstanbul Halkalı Yahya Kemal Beyatlı Kültür Merkezinde  gerçekleştirdi.  Bu programı takiben yurt içinde il ve ilçe müftülüklerimiz,  vaaz, hutbe, konferans ve panellerle Peygamberimizi ve onun getirdiklerini halkımıza anlatıyorlar.  Bu durum Diyanet İşleri Başkanlığımızın yurtdışı teşkilatlarındaki din müşavirlikleri  aracılığıyla vatandaşlarımız ve müslümanların olduğu her  yerde de uygulanıyor. Kabul etmek gerekir ki, bir hafta içerisinde Peygamberimizi bütün yönleriyle anlatmak mümkün değildir.  Bu sebeple her yıl değişik  bir konu seçilip üzerinde  yoğunlaşarak  Peygamberimizi  sadece o yönüyle tanıtmaya çalışılıyor.  Bu yıl da Mevlid-i Nebi Haftası'nda işlenmek üzere 'Peygamberimiz ve Aile' konusu seçilerek  Peygamberimizin aileye verdiği önem anlatılıyor.  Çünkü aile; eğitimin amacı olan 'topluma faydalı birey yetiştirmek'  için olmazsa olmaz olan  üç kurumdan biri,  toplumu oluşturan ana çekirdek ve geleceğimizin teminatı olan gençlerimizin neş'et ettiği ana-baba  ocağıdır. Aile ile ilgili olarak Kur'an'da,  'siz hanımlarınız için örtü, hanımlarınız da  sizin için örtüdür (Bakara, 2/187), yani 'hayatı eşlerinizle dayanışma içerisinde yürüteceksiniz' buyruluyor.  Bu konuda peygamberimiz de, 'sizin en iyiniz;  eşlerine en iyi davrananınızdır' buyurarak konuya açıklık getirmiştir. Peygamberimiz  eşleriyle koşu yarışı yapmış,  işlerinde onlara yardım etmiş ve onlara fiske vurmamış, hatta el bile kaldırmamıştır. Bir beşer olarak eşleri ile arasında doğal olarak bir anlaşmazlık olduğunda da,  Kur'an'da anlatıldığı üzere 'onlarla medeni şekilde konuşarak sorunları çözmüş' (Ahzab, 33/ 28-29), seferlere eşlerini de götürmüştür. O; ailenin ana direği olan kadın ve kız çocuklarına da çok değer vermiştir. Bu bağlamda, 'üç kız çocuğum var,  cennete girer miyim?', 'benim iki kız çocuğum var,  ben cennete girer miyim?', 'benim bir tane kız çocuğum var ben de cennete girebilecek miyim?' diye soranlara,  'erkek çocuklarınızı yetiştirdiğiniz gibi, topluma faydalı olacak şekilde bu kız çocuklarınızı da büyütüp hayata kazandırırsanız; şüphesiz cennete gireceksiniz, bu davranışınız cehenneme girmenize engel olacaktır.' buyurmuştur. Peygamberimiz tüm çocukları giibi kendi çocuklarını da çok seviyordu. O daha hayattayken çocukları vefat etmiş, kendinden sonraya sadece kızı Hz. Fatıma sağ olarak kalmıştı.  O, kzı Hz. Fatıma yanına geldiği zaman,  onu ayağa kalkarak karşılar, biricik kızı yanından ayrılırken de onu ayağa kalkarak uğurlardı. Zaten peygamberimizin soyu da kızından çoğalarak bize ulaşmıştır. Torunları Hz Hasan ve Hz Hüseyin,  secdede sırtına çıkar, onların gönülleri hoş  olsun diye secdesini uzatır, kıyama kalktığında da torunları kucağında olduğu halde namazını kılardı. O, namazdayken ağlayan bir çocuk sesi duysa;  'çocuğun annesi belki de yanında değildir' diye düşünerek namazını bile kısaltırdı. Bir defasında çocukları sevdiğini gören ve bu durumu yadırgayan birisinin, 'benim on tane çocuğum var,  şimdiye kadar bir defacık bile olsun hiçbirisini öpmedim'  diye söylemesi üzerine, peygamberimiz o kişiye,  'senin gönlünde merhamet duygusu yoksa;  ben sana ne yapayım?' diyerek onun bu haline hayret etmiştir. Evet peygamberimiz  alçakgönüllülükte de bizlere  örnektir. Halini arz etmek için gelen sade bir vatandaşın heyecandan titrediğini gördüğünde  Peygamberimiz,  'Ben de senin gibiyim, ben Kureyş'ten kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum' başka bir rivayete göre 'kurutulmuş ekmek yiyen bir kadının oğluyum'  diyerek onun heyecanını yatıştırmıştır. Peygamberimizin  Yesrib Şehrinde, insanlığı aşiret yaşantısından hukuka bağlı yaşama geçirdiğinin timsali olan Medine/ Şehir Sözleşmesi'ni imza altına almıştır. İşte bu sözleşmenin yanından dahi geçemeyecek olan,  ‘Avrupa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ni yazdılar diye hayranlık duyduğumuz sözde uygar olan batıdaki birçok yerde ve İtalya'da son zamanlarda bile siyahi futbolculara beyazlar tarafından aleyhte ırkçı tezahüratlar yapılıyor ve bizler de esefle bu görüntüleri seyrediyoruz. Yetmiş altı yılında Türkiye'ye de gelen ünlü Müslüman Boksör Muhammed Ali, bir ünvan maçı için İngiltere'deyken kraliçe, rakibini sarayında kabul etmiş ama Muhammed Ali’yi  davet etmemişti. Muhammed Ali de,  bir birey olarak elbette  bu duruma üzülmüştü. Çünkü burada açıkça taraf belli edilmişti.  Tam o sıra İngiltere'de bulunan  ve o dönemde İslam Kalkınma Teşkilatının da üyesi olan merhun Prof.  Dr. Nevzat Yalçıntaş Bey'e -ki ağzından dinlemiştim- söz konusu teşkilat yetkilileri tarafından telefonla durum anlatılarak ondan,  'Muhammed Ali'yi otelinde ziyaret etmesi  istenmişti. Nevzat Yalçıntaş Bey de, Muhammed Ali'nin oteline kadar giderek kendisi ile görüşmüş,  selamlaşmadan sonra da kendisine sarılmış ve bu sırada ünlü Boksör Muhammed Ali'nin ağladığı görülmüştü.   Nevzat Yalçıntaş Bey kendisine 'neden ağladığını?'  sorduğunda  Muhammed Ali, 'bani beyaz bir insan ilk defa kucaklıyor,  duygulandım ve onun için ağladım' cevabını vermişti.   Mehmet Akif'in,   'Medeniyet dediğin;  tek dişi kalmış canavar'  diye anlattığı bazı batılıların bu cahiliye yaşantısını peygamberimiz on beş asır önce Kur'an'da getirdiği, ‘Ey insanlar, sizi erkek ve dişiden çoğalttık, tanışasınız diye sizi sülalelere ve milletlere ayırdık, Allah nazarında en üstün olanınız, takvası en iyi olanınızdır’ (Hucurat, 49/13) gibi ilkelerle yerle bir etmiş ve  şöyle buyurmuştu;  'Sizin ananız da bir, babanız da birdir,   hepiniz Ademle Havva'nın çocuklarısınız, arap olanın arap olmayana, arap olmayanın da arap olana bir üstünlüğü yoktur, üstünlük Takva iledir'.  insanlığa sevgi duymada  da yegâne örneğimiz olan  peygamberimiz bunu yaşantısıyla da öğretmiştir.  O, arkadaşlarıyla sohbet ettiği sırada,  bir cenaze geçmiş ve peygamberimiz de  ayağa kalkmıştı. Sahabe bu sırada, 'Peygamberimizin ayağa kalkmasını' yadırgamış ve  Peygamberimiz de 'cenaze geçtiği için ayağa kalktığını' söylemişti. Sahabenin, 'o gayr-i müslim birisiydi' demesi üzerine peygamberimiz, 'biliyorum ama insandı' cevabını vermişti.  Mehmet Akif,  yukarda verdiğim mısralarında mecazi bir teşbih ve biraz da mübalağalı biranlatımla, peygamberimiz doğduğunda  'yeryüzünün bazı fiziki değişikler geçirdiğini,  yani sarsıntıya uğradığını' belirterek O'nun Kur'an'da getirdikleriyle insanlığı cahiliye bataklığından kurtararak bilgi aydınlığına ulaştırdığını, bugünkü teknik ve teknolojik seviyeyi insanlığın O'nun Kur'an'da getirdiklerine borçlu olduğunu, fert ve toplum olarak bütün beşerin ona bu bağlamda bir vefa borcu duyduğunu dile getiriyor. Büyük Şairimiz ne kadar da güzel ifade etmiş. Evet bugün  tüm insanlık onun getirdiklerine ne kadar da muhtaç.  Denebilir ki;  onun Kur'an'da getirdiklerini yaşantımıza dökme oranımız, çok az ve bunu itiraf etmemiz lâzım. Muhammed İkbal'in Londra'daki bir Konferansı'nda batılıların,   'madem Hz. Muhammed insanlığın sorunlarını çözecek  Kur'an'ı getirdi,  o halde bu Müslümanların geri kalmışlığını, yaşadıkları sefaleti nasıl izah edeceksiniz?'  sorusunu,   'Kur'an,  Bakara Suresinin daha ikinci ayetinde,  "insanlığı mutluluğa ulaştıracağını vaat ediyor",  bunda şek ve şüphe yok ama bunu insanlığa anlatabilmemiz için öncelikle bizim Kur'an'ın dediklerini uygulamadığımızı, biz Müslüman olmadığımızı itiraf etmemiz gerekir'  diyerek cevaplamıştı.  Bu konuyu okullarda,  ya da camilerimizde veya çevremizde anlattığımızda insanlar diyorlar ki, 'Cahiliye Dönemi yaşantıları aynen bugün de var,  kan davaları var,  siyah beyaz ayrımı var,  modern kölelik var, kadına gereken değer verilmiyor,  var da var'.  Bunun cevabı şudur;  Kur'an-ı Kerim ve peygamberimiz on beş asır önceki cahiliye adetlerini bize; tarihte kalmış bir kesit olarak değil, tam aksine bunları bir daha yapmayalım diye anlatıyor.  Yani insanlık ' her ne kadar medeni olduğunu iddia ederse etsin,  hangi çağda yaşarsa yaşasın, aynı yanlışları nerede ve hangi dönemde yaparsa, cahiliye dönemini geri getirmiştir,  bilgisizlik içerisinde,  bataklıkta cahiliye dönemini yaşamaktadır.  Çünkü Yüce Yaratıcı Kur'an-ı Kerim'de  Peygamberimiz de Sünnet'inde hiçbir şeyi boşa ve gereksiz olarak bize  anlatmamaktadır.   İşte bunun için peygamberimizin Kur'an-ı Kerim'de  getirip bize söz ve davranışları ile öğrettiği 'Evrensel ilkeler' bizim için tek çözümdür. Yeni bir vefat yıldönümünde hasretle andığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk,  Beykoz Meydanı’ndaki Çınaraltı’nda aralarında İmam Efendi'nin de bulunduğu  halkla  bir gün sohbet ederken söz, 'din' kavramına gelince şu ifadeyi kullanır, 'Bizim dinimiz;  akla yani bilime en uygun dindir ve  bunun için son din olmuştur'.  Bu açıklamadan sonra Atatürk, 'en büyük şahsiyet olarak kimi söylersiniz?'  diye  halka sormuş ve  halktan, 'Kanuni Sultan Süeyman, Fatih Sultan Mehmet,  Mevlâna, Selahattin Eyyübi  vs. şeklinde' değişik cevaplar gelmişti. Bu sırada  birisi de yalakalık yaparak 'efendim sizsiniz paşam' demişti. Bunun üzerine Atatürk kendisini tarihe altın harflerle yazdıran  büyük komutanlığı ve devlet adamlığının yanında aynı zamanda büyük bir düşünür olarak buna sinirlenmiş,     'senin, benim ismim bir gün unutulur ama  ismi unutulmayacak tek kişi Hz Muhammed'dir' açıklamasını yapmıştı. Burada şunu da belirtmek isterim. Yüce Yaratıcı, davranışlarımız için bize yegâne örnek olan peygamberimize,  'Sen ne de güzel bir ahlâk üzeresin' (Kalem, 68/4) diye  sanki taaccüb ediyor.  Evet insanlık mutluluğu yakalamak istiyorsa,  Peygamberimizin Kur'an'da getirdiklerine dönmek zorundadır.  Aksi takdirde cahiliye dönemi hayatını yaşamaya devam eder. Çünkü günümüz insanlığından bazıları peygamberimizin Kur'an'da getirdiği 'evrensel öğretilerden'  bîhaber oldukları için Akif'in ifadesi ile, 'Tek dişi kalmış canavar' bataklığından halâ daha  kurtulamamaktadırlar. Süleyman Çelebi Hz. Muhammed'e ümmet olmanın kazanımları ve O'nun getirdiklerini yaşamanın bizi eriştirdiği mertebeyi halkın 'mevlid'  diye bildiği ve ifade ettiği   ‘Vesiletu'n Necat/Kurtuluş Vesilesi’ isimli eserinin ‘Mirac Bahri’ni bitirirken,

'Ümmetin olduğumuz devlet yeter, 
Hizmetin kıldığımız izzet yeter'

diyerek ne de güzel mısralara dökmüştür.  Salat-ü Selam ona Ali ne ve ashabına. Mevlid-i Nebi Geceniz ve Mevlid-i Nebi Haftanız; tekrar mübarek olsun. Yüce Yaratıcı, bu bağlamdaki çalışmaları; insanlık adına hayırlara vesile eylesin...