Kodak, Havva’nın babası, aynı zamanda babasının lakabı… hakkında hiçbir bilgimiz yok. Salt bildiğimiz Havva’nın böyle bir adla anılması. Kodağın Havva Hasan’ın annesi, Makinist Yusuf’un karısı. Makinist Yusuf’sa, ömrünün sonuna kadar makinelerle uğraşmış, fotoğraf çekmiş, saat tamir etmiş, mühür kazımış, kaşe yapmış, damga pulu satmış, ailesini bakmış, geçindirmiş, okutmuş saygın biri.

Kodağın Havva, nüfus kayıtlarında sadece ana ve baba adı yazılı, halası, teyzesi, amcası, dayısı, sülalesi kim, çıkarması olanaksız bir kadın. Muhacirliğe nasıl, kim, ya da kimlerle gitti? Yanındakilere ne oldu? Herkesin belası açlık, salgın hastalıklar tifo, verem, zehirli sıtma, coşkun akan derelerdi. Harşit’te mi boğuldular, Rum, Ermeni, Türk çetelerin, asker kaçaklarının saldırılarında, ormanlarda yedikleri meyvelerle, toprak altından çıkardıkları yumru köklerle zehirlenip can mı verdiler? Akıbetleri hakkında kimse bir şey bilmiyordu.

Kodağın Havva yakınlarını yitirdikten sonra, onca çocuğun öldüğü, kaybolduğu bir göç sürecinde, nasıl yok olmadan dönüş yoluna girebilmiş, Ali Bey’le nasıl karşılaşmış, yolları nasıl kesişmişti? Bilinen Ali Bey’in karısının onu bulup, koruduğu, kolladığı, büyüttüğüdür.

Kimi insanlar, muhacirlik yolu uzadıkça emzirip besleyemedikleri bebeklerini çort ve fındık ocaklarının diplerine, Harşit’in boz bulanık sularına atarlar, yol kenarlarında görünen yerlere bırakırlardı. Mangal yürekli kimi analar da bu bebekleri alır, besler, korur, büyütürlerdi. Yüreği sevgi dolu Zamanis Kızı Zekiye de yolda buldukları küçük Havva’yı yanlarına alarak memlekete döndüler. İş yapabilecek duruma geldiğinde de annesinin köyüne gönderdiler.

Aradan yüzyıl geçmesine karşın hakkında elimizde sağlıklı bir bilgi yok. Bilip tanıyanlardan da kimse kalmadı.

Dünya Savaşı’nı, muhacirliği yaşadı bu millet, ardından Kurtuluş Savaşı’nı… Ayakta durabilenler, silah tutabilenler, salgınlardan kurtulabilenler ancak yaşama tutunabildiler. Çoğu çocuğun kimi kimsesi kalmadı. O çocuklar ki, anaç kadınlar sayesinde yaşayabildiler.

Kodağın Havva da sahipsiz çocuklardandı. Evlenecek çağa geldiğinde büyükler yardımcı oldu ve Makinist Yusuf’la everdiler. Hasan Tahmaz dünyaya gelen çocuklarından biriydi. / Hasan’ı ilk tanıdığımda ilkokuldaydım. / Eski Hükümet Konağının üst salonunda “Bursa’nın Ufak Tefek Taşları” nı oynuyordu. / Daha sonra öğretmen oldu. / Sevdiğim, saydığım, değer verdiğim bir insan, bir dost, bir arkadaş, bir ağabeydi Hasan. Binlerce öğrenci yetiştirmişti. Yeğeniyle gönderdiğim “Güneşe Yürüyenler” i okuduktan sonra sıkça telefonla görüştük.

Güler yüzlü, hoş sohbet, sıcakkanlı, yüreği insan sevgisiyle dolu, dost canlı, güzel bir insandı. Muhacirliği yeni kuşaklara anlatmak için yazdığım “Güneşe Yürüyenler” çok etkilemiş olacaktı ki, bir “öğretmenler yemeğinde”: “Turan” dedi; gözleri dolu dolu, sesi ağlamaklı ve titriyordu; oysa Hasan’ı hep şen şakrak, espiri dolu haliyle tanıyordum; gülmeye, gülümsemeye hazır yüzü birden asılmıştı: “Benim anacığım da muhacirliğe gitti. Zaman zaman çektiği gariplikleri, açlıkları, çıplaklıkları, hastalıkları anlatırdı. Kiminle, kimlerle muhacirliğe gittiğini anımsamazdı. ‘Onlar öldü’ derdi. Ali Bey’le, Zamanis Kızıyla döndüğünü, sayelerinde yaşadığını söyler, durmadan onlara dua ederdi. Anacığımın da hikayesini yaz” dediğinde gözlerinden yağmur gibi yaşlar boşandı. Neler birikmişti kafasında anasıyla ilgili ki, o duygular gözyaşı olup aktı gözlerinden. “Olur, yazarım” demiştim.

Bir telefon konuşmasında: “Annenle ilgili ne anımsıyorsan, ‘önemsizdir’ demeden, hiçbir ayrıntının üzerinden geçmeden yazmaya çalış, tanıdık yaşlıların hiçbirinden yeni bir şey öğrenemedim”. Hasan da “olur” dedi “yazarım”; “yaza geldiğim de derler toparlarız onları.” / Hasan memleketini, insanlarını, doğup büyüdüğü toprakları çok severdi. Kışı geçirdiği İstanbul’dan yaz yakını Vakfıkebir’e dönerdi. Özleminin biteceği günleri iple çekerdi. Anasının

üzerinde bir ömür yaşadığı, “ana kokan” sıcacık toprağı, yetiştireceği çiçekleri, sebzeleri bekliyordu onu. Bu bahar, dönüş yolunda, bir tırafik kazasında, biz dostları, sevenleri, yakınları, Hasan’ı kaybettik. Hiçbir haber vermeden çekip gitti aramızdan.

Biz, Hasan’la anacığı Kodağın Havva’nın muhacirlik öyküsünü yazamadık.

Uykusuzluktan mı, dikkatinin zayıflamasından, yorgunluktan mı, bilinmiyor; otomobiliyle, emniyet şeridinde duran lastiği patlamış bir mikserin altına girdi. Hanımı orada, on-on beş gün sonra Hasan da yattığı hastanede komadan çıkamadan, kimseyle vedalaşmadan çekip gitti bu dünyadan. / Aydın yürekli, aydın kafalı, aydın yüzlü güzel insan… Bu yazı sana bir dostun en saf, en temiz, en içten duygularıyla döktüğü bir damla gözyaşıdır.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…