Her gezi sonrası bir ya da birkaç yazı kaleme almak, kaçınılmaz bir görev gibi beni zorlar. Yazmasam gördüklerim, bende iz bırakan duygularım, düşüncelerim, tarihin derinliklerinden gelenler, yakamdan yapışarak “duyguların, düşüncelerin, izlenimlerin zayıflamadan yaz” derler, “unutmadan okurlarınla paylaş” derler.

İlk kez göreceğim yerlerin, tarihi kalıntıların yüzyıllar ötesinden yaratacağı heyecanların, uyandıracağı duygu ve düşüncelerin, farklılıkların, değişikliklerin paylaşılması benim için çok önemli… Gezi sonrası ortaya çıkan yazılar böyle bir isteğin sonucudur. Gönül ister ki, tüm okurlarım, tüm insanlar, gezsinler, görsünler, öğrensinler, düşünsünler: “Yurt” denilen kutsal memleketin, “millet” denilen halkın ne olduğunu, ne yiyip ne içtiğini, nasıl yaşadığını görüp anlasınlar. Kitapların yazmadığı kimi bilgilerin, ancak yaşanılarak öğrenildiğini kavrasınlar.

BEŞDER: Beşikdüzü Öğretmen Okulu Mezunları Derneğinin kısaltılmış adıdır. Her yıl ülkenin bir ya da birkaç yerine, üyelerden gelen istekler doğrultusunda geziler düzenler. Bu yılın ilk gezisi de “Erzincan Kemaliye’ye” oldu. Dernek Başkanı Ali Kahyaoğlu ve Başkan Yardımcısı Selçuk Kahyaoğlu ve tüm Yönetim Kurulu üyesi arkadaşları çalışmalarından, başarılarından ötürü kutluyorum. Salt gezi yapmıyorlar, elde kalan üç-beş kuruşla da yükseköğrenim gençlerinden muhtacında olanlara “burs” veriyorlar.

Saat 21.30 da Beşikdüzü’nden ayrıldık. Tüm gezi boyunca Hikmet Karadeniz ve Hasan Akdeniz kaptanlarımızdı. Tirebolu-Torul üzerinden Pülümür-Tunceli-Elazığ-Harput yolunu izleyerek Kemaliye’ye ulaşacaktık. Pülümür ve Tunceli’nden gece geçeceğimiz için o dağları, vadileri ve Munzur sularını göremeyecektik. (Pülümür, Munzur dağları ve suları, Tunceli içimizde bir ukde olarak kaldı.) Sabah kahvaltısını Elazığ Öğretmen Evinde yapacak ve Harput’a çıkacaktık. Harput kalesini, tarihi, dini mekanlarıyla turistik yerlerini gezecek, öğle yemeğini yedikten sonra Keban üzerinden Kemaliye’ye yönelecektik.

Uykuya dalmışım. “A, tilki” diyen bir sesle uyandım. Karanlığı yaran otobüsün ışığında, bir an önce yolun karşısına geçmeye çalışan tilkiyi ben de gördüm. Yolun solunda kuytu yerleri dolduran kar yığıntıları devasa yükseklikteydi. Yol sıtabilize… Sağ tarafta, çok derinde görünen seyrek sokak ışıkları Pülümür’ün ilk işaretleriydi. Belli ki çok yaman bir dağı (Mercan) iniyorduk. Işıklar kuyu dibinde gibi görünüyordu. Yol ilk kez bu denli kötü ve içinde yaşadığımız çağa uymuyordu. Burası Türkiye miydi, yoksa Türkiye’den değil miydi? Bu kadar dışlanmışlık nasıl olabilirdi? Karar noktasındaki siyasilere içimden öfkeleniyordum. Pülümür’ün hemen yanı başında “yol inşaatı” gibi iki tarafına dizilen ve yolu darlaştıran beton bıloklarla karşılaştık. Sağda-solda askeri araçlar vardı. Devam ettik, yolu kapatan “ışıklı babalara” geldik dayandık. Anında, vatan evlatları göründü. Saat 03. Otobüsün önünde derneğin amblemi vardı. “Tümünüz öğretmen misiniz” diye sordu otobüse çıkan asker. “Emekli öğretmenler” olduğumuz söylendikten sonra kimlik kontrolü yapıldı, babalar açıldı, Tunceli’ye doğru hareket ettik.

“Taşkale” anlamındaki Harput, dört bin yıllık tarihin derinliklerinden gelerek Elazığ’ın üstündeki tepede bir açık hava müzesi gibi durmaktadır. İlk yerlileri Hurriler, Etiler, Urartular-kale onlara tarafından yapılmıştır-daha sonra da Türkler ve Ermeniler bu kentin sakinleri olmuşlardır. Camileri, kiliseleri, türbeleri, mağara ve dibek kahvesi unutamadıklarımız arasındadır. Hele Kale’nin karşısında bulunan lokanta ve kuşbakışı Elazığ’ı seyrederek yediğimiz Adana şiş harikaydı. (“Kemaliye’de Bir Köy” yazısı sürecek.)

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız.