Yoksul bir güzellikti Ahmet. Kaşıyla, gözüyle, boyuyla posuyla değil: Yüzündeki ve gözlerindeki insan sevgisiyle, gülümsemesiyle, candanlığıyla, sımsıcak yüreğiyle…

Yaşamak için çalışmak zorundaydı, ama bir işi yoktu. Bu yüzden hamallık ediyordu. Hamallık azami çalışmanın, azami enerji tüketmenin, zeytini, peyniri olmayan kuru çayın, kuru ekmeğin, kuru su ile karın doyurmanın mesleği idi. Ahmet bunu yapıyordu. Kamyona seksen beş- doksan kiloluk fındık çuvallarını dolduruyordu; kamyon dedimse, bildiğiniz on teker tır; ve kamyondan fırınlara un çuvalları boşaltıyordu. Ve gençliğinde çok güzel futbol oynuyordu.

Sokakta karşılaşıp selam verdiğinizde, yorgun bir gülümsemeyle, yorgun ve kahverengi bir yüzle, beyazı hafif sararmış gözleriyle, sımsıcak, candan bakışlarıyla selamınızı karşılar, sonra yoksul sessizliğine gömülür, yüzünü yere eğer, yoksul bir mahcubiyetle yanınızdan uzaklaşıp giderdi.

Esmerliğinden ötürü “Kürt Ahmet” derlerdi ona. Kürt Ahmet onurlu bir güzellikti. Kimseye muhtaç olmadan çalışmak ve yaşamak zorundaydı. Omuzları çökük, beli büküktü Ahmet’in. Çuvalların bükemediği omuzlarını ve belini yaşam koşullarının korkunç ağırlığı bükmüştü.

Her gördüğüm yerde selamımı verir, saygımı gösterirdim. Hal hatır sorarak konuşmaya çalışırdım. Gözümde Ahmet emeğin, onurlu yaşamanın anıtıydı. Ya tek sözcüklü cümlelerle konuşurdu, ya da iki-üç sözcükten oluşan cümlelerle… Anladığım kadarıyla konuşmayı pek sevmezdi. Bazen sesinize ses vermez, “selamı aldım” anlamında elini kaldırır, yoluna devam ederdi. Kimi zaman da o kadar yorgun olurdu ki, kaldırımla binaların köşe yaptığı yerlerden kuvvet alarak giden kanadı kırık güvercin gibi tek omuza yürürdü…

Ahmet yoksul, onurlu bir güzellik, çözülmemiş bir çaresizlikti. Kanadı kırık güvercin gibi kolunun altında getirdiği kağıda sarılı pidesini yoksul masanın üstüne bırakır, kahveciye bir göz atardı. Bildik, tanıdık kahveci geciktirmeden büyük bardak çayını üç-dört şekerle birlikte anında masasına bırakırdı. Yanında, yöresinde olanları ‘buyur’ eder, paylaşmak isterdi. Yoksul yalnızlığında pidesini yırtar, çayını yudumlar, karnını yoksulca doyururdu. Sonra, “şöyle” bir sandalyeye yaslanır, bacak bacak üstüne atar, zengin bir oturuşla sıgarasını tüttürür, dünyalar onun olurdu.

Ahmet yüreğimdeki zenginlikti. Bacağındaki pantolonu, ayağındaki ayakkabısı, sırtındaki tişörtü bile yoksuldu. Ama Ahmet kişilikti, karakterdi, güzellikti. İnsanın yüreğine saplanan yorgun ve onurlu bakışları, saygı ve saygınlıktı, yoksul gülümsemesi yaşama sevinciydi.

Son zamanlarda beli çok büküktü ve ayaklarını sürterek yürüyordu. Sanki Ahmet’in kafası göbeğine inmişti. “Ne oldu, ne var, nedir bu hal” diye sorduğumda, başını ve gözkapaklarını zoraki kaldırarak, “çok hastayım” diyordu.

Bir süre Ahmet’le hiç karşılaşmadım. Bir gün Belediye hoparlöründen ölüm haberini duydum. Yoksul ve onurlu bir güzellik, kanadı kırık bir güvercinin acısıyla oturdu yüreğime.

Ezilmeyi, yenilmeyi, pes etmeyi asla kabul etmeyen, direnen onurlu bir güzellikti ağır işçi Ahmet. Hasta olmayı ve ölmeyi hak etmiyordu. Işıklar içinde uyusun.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…