“Kalktık, kalkıyoruz / uçtuk, uçuyoruz / Avrupa bizden para istiyor / İMF’ye borcumuz kalmadı / ulusal gelirden(gayri safi milli hasıladan)kişi başına düşen pay 12 000(on iki bin)dolar / AB’ye, ABD’ye, Dünya Bankasına, İMF’ye ihtiyacımız yok / uçak da yapıyoruz, helikopter de, / silah sanayimiz dünya ile yarışacak düzeyde…”

Düşmandan başka kim bu büyülü sözcüklerin gerçek olmasını istemez? İki yüz elli yıldır biz bu “kalkınma masalının” içindeyiz. Cumhuriyetin on beş yıllık dönemi hariç “denizin derinlikleriyle değil, üzerindeki çöplerle” uğraştık. Bir türlü akılla bilimi, teknolojiyi bir araya getirerek sanayimizi kuramadık, sanayileşemedik; sanayi ile tarımı at başı yürütemedik.

“Gerçek mi, hayal mi bu iddialar” diye düşünmekten insan kendini alamıyor. Ulusal gelirden yılda on iki bin dolar pay almak, muhteşem bir olay… On iki bin dolar: Yılda kırk üç bin iki yüz TL. Bu hesap gerçekse, neden asgari ücreti tartışıyoruz o zaman? Borç verecek olan bir ülke, neden doların yükselişini önleyemiyor? Gelişmiş ülkelerde enflasyon %1-2’lerde kalırken bizde %7-8’leri aşağıya hiç düşmediği gibi şimdilerde neden %11-12’leri zorluyor?

Kalkınma hesap, kitap işidir; gerçek ortada dururken, zenginin parasını yoksullara bölmenin ve “biz zengin olduk” demenin anlamı nedir acaba? Başkalarının dolarlarıyla zengin olmak ancak kağıt üstünde olur. Açlık sınırındaki on dört milyon insanı hangi ülkeye göndereceğiz?

Konuşurken, sözüm ona çözüm üretirken birilerinin belirlediği “sömürme ve semirme” politikalarının dışına çıkamıyoruz. “Yardım” adı altında verdikleri borç paraların faizlerini dahi ödeyemiyoruz. Sanki tüm yaptıklarımız, söylediklerimiz ülkenin ve milletin çıkarınaymış gibi kükrüyoruz. Akşam söylediklerimizi sabaha, sabah söylediklerimizi akşama yalatıyorlar bize. Kimler yapıyor bunu, perdenin arkasında kimler var ve hangi gizli el bizi istediği gibi yönlendiriyor? “Milyarlarca doları piyasadan kim(kimler) çekiyor?” Ve ekonomimiz neden bu kadar kırılgan oluyor?

Emperyal ülkelerin Türklere verdiği yardımlarda “yol, su, köprü, liman, hava alanı, köşk, konak, saray, baraj” yapmaya izin var. Onlarla oyalanıyor, “tüketim toplumu” olmaya uğraşıyoruz. “Ben sana veririm, sen fabrika yapma” diyor emperyalistler, biz de yapmıyoruz. Önümüze koydukları “fabrika yapmama koşulu” yüzyıllardır değişmedi.

Ne diyor bizim yöneticiler: “Bunları, bir kuruş harcamadan yapıyoruz.” Sanki “yap-işlet-devret” yöntemi bedavaymış gibi. Yirmi beş yıllığına, otuz, kırk, elli yıllığına yapılan işler bunlar. Bu süre içerisinde kaç tane yol, kaç tane köprü, kaç tane baraj parası kazanacaklar sırtımızdan? Onu söylemiyorlar. Onlar yapılırken “fabrika yapan fabrikalar” erteleniyor.

Fabrika için, tersane, tezgah, atölye ve teknoloji için yüksek faizle de olsa “yardım” vermiyorlar. Çünkü fabrika birkaç yıl içinde “borcunu ödeyecek”, yıllarca faiz kırizine girilmeyecek, yoksul halk soyulmayacak. Fabrika için yapılacak her dolar kendilerine rakip olacak. Bunları bildikleri için faizli yardımları ölü yatırımlara veriyorlar.

Ölü yatırım, üretmeyen yatırımdır. Ölü yatırımlar değerli gösterilerek halkın gözü boyatılır ve kandırılır. Bunların kalkınmaya, refaha, işsizliği ve açlığı bitirmeye katkıları yoktur. Yol, köprü, kanal, tünel, gökdelen, ithal araç-gereç “zenginlik” yaratır, hizmet üretir, ama ülkeyi kalkındırmaz. Nerdeyse her vilayete açılışa gidiyorlar ve “kalkınıyoruz” diye nutuk atıyorlar. Açılışı yapılanların arasında üstgeçitler, altgeçitler, bilmeme ne binaları var, ama bir tane fabrika yok. “Kobi” diyorlar, “organize sanayi bölgeleri” diyorlar, iş yapar görünüyorlar, tümü toplansa bir araya, orta ölçekli bir fabrika olmazlar. Bunca yılın sonunda binlerin, on binlerin çalıştırıldığı, istihdam edildiği kaç tane fabrika açtılar, kaçının temelini attılar?

Onca lüksün içinde yüzen petrol zengini Araplar neden hala kalkınamadılar?

Fabrika varsa, tersane varsa, dışsatıma dönük tarım ve hayvancılık varsa, turizm baltalanmazsa işsizlik azalır, yıllık üretim artar, dış ticaret açığı sorunu kalmaz, ulusal gelir büyür, kişi başına düşen miktar on iki bin dolar da olur, yirmi iki bin dolar da. Enflasyon da düşer, halkın refahı da artar, soyulmaktan da kurtulur bu millet…

Barış ve esenlik dileklerimle…