İlk kez Miniatürk’e gittim: Haliç’in sonunda, Sütlüce’de… / İlk kez Balat’ı gezdim, tarihi Rum Lisesi ile Fener Rum Patrikhanesi’ni gördüm. / İstanbul’u gezerken tarihin derinliklerine gömülüyor insan. / Fatih’in 1454’te açılışına izin verdiği bir okulla karşı karşıya duruyorsun. Aradan geçen zamanı düşünüyorsun. Yaşanılanlarla birlikte İstanbul’u algılamaya çalışıyorsun. Duygu düşünce yoğunluğu içinde tuhaflaşıyor, garipleşiyorsun.

Bir yanda hüzün, bir yanda eşyanın zamana direnen, dayanan gücünü görüyorsun. / İyi olanı, güzel olanı zaman yok edememiş. Tarihin akışı içinde tüm olaylar, tüm insanlar canlılıklarını koruyabilmişler. Padişahların, valide sultanların, imparatorların, imparatoriçelerin, pirenseslerin ve bitip tükenmek nedir bilmeyen atlıların, orduların, askerlerin geçişlerini görüyorsun… ve sarayların zindanlarından kopup gelen korkunç çığlıkları duyuyorsun.

Beşiktaş’ta Karadeniz Dönercisine uğruyoruz. / Denizcilik Müzesi’ni, Barbaros Anıtı’nı ve Türbesi’ni ziyaret ediyoruz. / Üsküdar’a dönüyoruz. Boğaz’ın, akşamın ve Kız Kulesi’nin en güzel olduğu vakitlerini yaşadığımız günbatımlarında maviyle yoğrulmuş güzellikleri içimize doldurmaya çalışıyoruz.

“Saat altı gibi iş çıkışı bana gel, süprizim var sana” diyen kızıma, Beylerbeyi’ne gidiyorum. Birkaç yıl önce, Padişah Abdülaziz’in Sarkis Balyan’a yaptırdığı bu yazlık köşkü de (sarayı) gezmiştim. / Önceleri “muhteşem” gözüyle bakardım saraylara. “Zevkin, estetiğin, sanatın süzülmüş en seçkin örnekleri” derdim. Sarayın dışındakiler, halk hiç aklıma gelmezdi o zamanlar. Osmanlı’nın ve diğer imparatorlukların ihtişamlarını neye borçlu olduklarını düşünemezdim. Sonraları: Dikdikleri her taştan damlayan kanı, saltanat için kılıçlarından düşen kelleleri gördüm, yağlı kementlerden kopup gelen çığlıkları duydum. Fethedilen ülkelerden yağmalanan, talan edilen, ganimet olarak alınan zenginlikleri anladım. İngiltere’nin, Fıransa’nın, İspanya’nın, Rusya’nın, Amerika’nın… kene gibi emdikleri kandan nasıl zengin oldukları sıralandı gözlerimin önünde. Güçlü devletler ha!

Ve İstanbul’un zenginliğinde bugünü, bugünde dünü ve geleceği tarihle iç içe yaşadım.

İş çıkışı, daha önce Aydın Kudu ve oğlumun bizi getirdiği, Ergun Gürsoy’un alıp Tırabzonlular Derneğine bağışladığı Beylerbeyi’ndeki bu güzide yerin yolunu tutana kadar kızımın süprizini anlayamamıştım. Güldü: “Bu akşam, çoğu senin öğrencin ve tanıdığın olan insanlarla bir arada bulunacağız. Umarım onlar da, sen de mutlu olursunuz.”

İstanbul insanı işle boğuşuyordu, yollarda da tırafikle… Yakasını tırafikten kurtaran salona giriyordu. Kimileri ancak saat 21 gibi yemeğe katılabiliyordu.

Beylerbeyi Tırabzonlular Derneğinde, yeni nesil Beşikdüzülü iş adamları ve bürokratları olan genç insanlarla yarım yüzyıla varan bir zaman diliminde yaşanılan ve anılara gömülen olayları özlemle kucaklaşarak söyleştik. Yıkılan okulumuzu, aramızdan ayrılanları andık; İstanbul’da olup da gelemeyenlerden söz ettik. İş konuşmadık, yaşamı dillendirmeye çalıştık, yemekte bile yakamızı kurtaramadığımız siyaseti de…

Tümünü yazamayacağım ama tümü adına Erol Al’ı, Fevzi Çakmak’ı, Cengiz Lokman Eren’i, yöresel ve ulusal türküleriyle, folkloruyla, Karadeniz’in ve Türkiye’nin en yetkin seslerinden biri olan İbrahim Can’ı, kemençesiyle Onur Balta’yı anmadan geçemeyeceğim.

Türkülerle, horonlarla, kemençeyle yaratılan muhteşem bir akşam ve yemekti yaşadığımız.

Küçük salondan gelerek bize katılmak isteğinde bulunan yaşlı çift ve onları izleyen diğerleri, güzelliğin, hoşluğun yayılan dalgalarıydı. Hele gönlü çok genç olan bu yaşlı bayanın “aldırma gönül’ü isteyebilir miyim” diye ricada bulunması, İbrahim’in usta becerisiyle birden kırk elli kişilik bir koroya dönüştü. “Deli dalgaların dövdüğü” Sinop Cezaevi, Sabahattin Ali ve hapishanelerde çürütülen aydınlar, acımasız bir hüznü oturttu yüreğime.

Saat 00 1 gibi eve geldiğimizde İbrahim Can’ın muhteşem okuduğu Neşat Ertaş’ın “Yalan Dünya” sı kulaklarımda uğulduyor, “başın öne eğilmesin…” içimi titretiyordu.

Sevinçle, özlemle kucaklaşılan, tarihle, sanatla, düşünceyle zenginleşen bir İstanbul gecesi yeni bir güne gebe olarak sessizliğe gömülüyordu ve gece, anılar içinde seçkin yeri alıyordu.

Barış ve esenlik dileklerimle…