(12000 yıl önce Göbeklitepe vardı; Göbeklitepe’de de evcilleşmiş buğday… Mağaradan, ağaç kovuğundan çıkana kadar binlerce yıl geçti ve insan taşı yontmayı, çadır kurmayı, çadırda yaşamayı öğrendi. Bunlar müthiş gelişmelerdi. Ama Türk halkının bir kısmı töreleri, gelenekleri, görenekleri, inançları, Arap örfü ve Osmanlıca adına bilime, gelişmeye, kalkınmaya, Türkçeye ve değişmeye direndi, direniyor da.)

Doğada hazır bulduklarımızı toplayarak yaylak ve kışlakta, sürülerimizle yiyor, geçiniyorduk. Göçebeydik. Toprağı işlemeyi, toprakta üretmeyi bilmiyorduk. Toplayıp yediklerimiz zamanla tükenince doğadan öğrendiklerimizle nasıl besleneceğimizi öğrendik. Çadırdan çıktık, ev yapmayı, toprağa yerleşmeyi öğrendik. Köyler, kasabalar, kentler kurduk. Yabani bulup yediğimiz her gıdayı, hayvanları, tohumları, bitkileri, meyveleri evcilleştirdik. Toprağı üretim aracı yaptık. Yerleşik düzene geçtik. Yazıyı keşfettik. Sözlü kültürden yazılı kültüre evrildik. Mağaralara resim yapmaktan, sistemli düşünmeye, taşa, mermere, kil tabletlere duyguları, düşünceleri işlemeyi öğrendik. Dünyanın en büyük kütüphanelerini Persepolis ve İskenderiye’de kurduk.

Kılandan, fıratriden, kabileden, boydan-sülaleden-aşiretten sitelere-şehir devletlerine geçtik. Toprağı işlemek için gücünden yararlandığımız hayvanları eğittik, yetiştirdik. Toprak-tarım uygarlığını geliştirdik. Toprağın üzerinde yeni köyler, kasabalar kurduk. Ürün ve toprak büyük değer oldu. Başkalarının ürettiklerini ellerinden almaya, sahiplendikleri topraklardan insanları kovmaya, öldürmeye başladık. Savaştık. Güçlüler direndi, zayıflar kılıçtan geçirildi.

Binlerce tanrıya inanırken, yüze indirildi tanrı sayısı. O bile çok geldi insanlara. İbrahim’den yaklaşık bin yıl önce (Sümerler’de) “yüz tanrıyı bir tanrıya ve geri kalan doksan dokuz tanrıyı da melek yapmaya” karar verdiler. (Sümer tabletleri-M.İ.Çığ)

En hızlı aracımız at idi. Tekerleği keşfettik. “Arabayı” yaptık. Madenleri işledik, hayvan ve insan gücü yerine motoru koyduk, yüzlerce km. daha hızlı gittik.  Sanayi uygarlığını getirdik. Bilim, teknoloji, insanın hayallerini, rüyalarını gerçekleştirip daha ötelere taşıdı. Sanayinin gücünü göstermek için bulutlara yükselen çelik kuleler inşa ettik. Depremi sağlam binalarla, yaşadığımız hastalıkları bilimle yendik. Veba, kolera, çiçek, verem çok gerilerde kaldı. Şimdi kanseri, kalp, damar ve tansiyon hastalıklarını yeneceğiz.

8-10 km. yerine 200-250 km hızla giden araçlar, ses duvarını aşan, sesten hızlı giden uçaklar yaptık. “Denizler Altında 20.000 Fersah” Jül Vern’in kitaplarında kaldı. Dinamiti bulduk, atomu parçaladık, müthiş bir silah geliştirdik. Bir anda binlerce insanı öldürdük, sonra bu gücü insanlığın hizmetine sunduk. Nükleer enerji ile çalışan sağlık araç-gereçleri ve altı ay su yüzü çıkmayan denizaltılar yaptık. Dünyayı küçülttük. Dünyanın dışına çıktık, aya gittik. Habıl teleskopuyla evrenin sonsuzluklarına açıldık. Uzay yolculukları yapıyor, Mars’a araç gönderiyoruz artık.

Mağaradan, ağaç kovuğundan göl ve nehir kıyılarındaki evlere, köylere, kasabalara; küçücük evlerden 500-600 metre yüksekliğindeki gökdelenlere, nüfusu onlarla, yüzlerle ifade edilen köylerden, kasabalardan milyonluk kentlere ulaştık; doğadan, topraktan taşındık, betonun kölesi olduk. Ömrümüz kırlarda, bayırlarda, ormanlarda değil, dört duvar arasında, odalarda, salonlarda, sokaklarda, caddelerde, parklarda, yoğun bir tırafik karmaşasının içinde geçiyor. İş yerlerimiz, bürolar, fabrikalar oldu. Toprakta makineler çalışıyor. Ağaçlar el değmeden kesilip araçlara yüklenerek fabrikalara taşınıyor. Hayatımız dine, ahlak kurallarına göre değil betona, makinelere, sokak, cadde ve tırafiğe göre biçimleniyor.

İnsanlığın tüm gereksinimleri fabrikalardan, üretim ve dağıtım merkezlerinden sağlanıyor. Bilimin, teknolojinin, sanayinin gelişimiyle “bilgi çağına-elektıronik çağa-uzay çağına geldik. Nano teknolojilerle robotlara yaptırılmayan iş kalmadı nerdeyse. İnsanlar inançlarıyla değil, bilgileri, becerileri, meslekleri, başarıları ve yaşam kaliteleriyle değerlendiriliyor.

Bir düşününüz: Son iki yüz elli yılda geçirilen büyük değişimlerle çadır ve toprak uygarlığından geriye hangi toplumsal alışkanlıklarımız kaldı? İletişim araçlarının korkunç bir biçimde yaygınlaştığı bu çağda, değişimin ve gelişimin önlenemez bir yükselişi içerisindeyiz. Pandemi nelere razı etmedi bizi, hangi alışkanlıklarımızı değiştirmedi, daha da değiştireceğinden başka? Son 25 yıllık gelişme ve değişme, insanlığın bu zamana kadar kat ettiği tüm gelişme ve değişmelerden çok…

Bu yüzden en büyük değerimiz, haklarımız, özgürlüklerimizdir, insan olmamızdır. Gerisi lafı güzaftır.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…