“II. Mahmut’un en dikkat çekici idari reformlarından bir tanesi Meclis-i Hass’ın kurulmasıydı. Bu meclis, önceki Divan-ı Hümayun’un kısmen yeniden canlandırılmış haliydi, kısmen de Batılı Bakanlar Kurulunun bir taklidiydi.

Bab-ı Ali’de haftada iki kez toplanan bu mecliste mevcut sorunlar tartışılırdı. Divan’dan farklı olarak bu meclis tayin yapmaz, hukuki hükümler vermezdi. Bir kabineden farklı olarak da heyet halinde bir varlığı ve sorumluluğu yoktu. Üyelerinin tamamı doğrudan padişah tarafından atanırdı. Çeşitli bakanlar ve üst düzey memurlar teorik olarak sadrazama karşı sorumlu olmakla birlikte, hakikatte padişahın hizmetkarıydılar ve onları birer birer tayin eden ve azleden yine padişahtı.

 Başlangıçta Meclis-i Hass bu tür bir dizi oluşumdan sadece bir tanesiydi. Çoğunlukla Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye, Meclis-i Ali-i Tanzimat ve Meclis-i Dar-ı Şura-yı Askeri gibi daha belirgin ve daha somut görevlerle uğraşan diğer heyetlerin gölgesinde kalmaktaydı. Ne var ki idarenin kademeli olarak modernleştirilmesi, merkezi bakanlar heyetine gitgide artan bir önem kazandırdı. Bu heyet, kendi iradesini hem meslektaşlarına, hem de padişaha kabul ettirecek kadar güçlü bir sadrazamın başkanlığı altında, işe yarar bir yönetim aracı olabilirdi. Örneğin: Fuat Paşa’nın Sultan Abdülaziz’in müdahalelerine karşı Meclis’i bir arada tutmak için harcadığı çabalar, kabineli hükümet yolunda Batı tarzı bir evrilmenin sürdüğünü gösteriyordu.

 1876 Anayasası, sadrazamın başkanlık ettiği bir bakanlar heyetinin varlığını tanır ve bu heyete ‘dahili ve harici umur-ı mühimmenin’ ele alındığı makam olmak yetkisini verir. Ancak kolektif bir sorumluluk yönünde bir yaklaşım yoktur. Sadrazam ve Şeyhülislam, Padişah tarafından onun takdirine göre atanacak, diğer bakanlar ise irade-i seniyye ile göreve getirilecek ve hepsi tek tek faaliyetlerinden sorumlu olacaktı.

 1908 Anayasasını yeniden tesis eden Hatt-ı Hümayun önemli bir değişiklik getirdi. Buna göre şeyhülislam gibi padişah tarafından tayin edilecek olan Harbiye ve Bahriye nazırları dışında kalan diğer bütün bakanları atama yetkisi sadrazama veriliyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gözünde Padişah’ın tehlikeli biçimde güç kazanması anlamına gelen bu iki istisna, Sadrazam Sait Paşa’nın azledilmesine yol açtı ve birkaç gün sonra halefi olan Kamil Paşa, şeyhülislam dışında bütün bakanların Sadrazam tarafından atanması yetkisini tanıyan yeni bir hatt-ı hümayun almayı başardı.

 Bu değişim, 1909’daki anayasal reformlarla bir adım daha ileriye taşındı. Kabinenin seçilmesi ve kurulmasından sadrazamın sorumlu olduğu açıkça belirtilmişti. Ayrıca ilk defa bakanların genel hükümet politikasından dolayı kolektif olarak sorumlu olacakları hükmü de yer alıyordu. Kabine, padişah ve meclis arasındaki ilişki görevden alma, görevden çekilme, ve görev süresini uzatma gibi meselelerden ötürü Jön Türk dönemi boyunca şiddetli anayasa mücadelelerine konu oldu.”

……

“…1913’te İttihat ve Terakki tekrar iktidarı alıp fiilen bir diktatörlük kurdu. Muhalefet partileri kapatıldı, bazı liderleri sürgüne gönderildi. Mayıs 1914 seçimleri sadece tek bir partinin katılımıyla gerçekleşti ve Cemiyet(İttihat ve Terakki)1918’deki mütarekeye(Mondros)kadar tek parti olarak kaldı.”

 Bir hatırlatma: 1909 Arnavutluk isyanı, 1912-1913 Balkan savaşları-93 Harbinden sonra Osmanlı’nın yaşadığı en büyük bozgun, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşları, Mondros, Sevr ve İmparatorluğun tarihin derin sularına gömülmesi… “Aklı ve bilgisi olanlar düşünür.”

 NOT: Bu metin, Prof. Dr. Bernard Lewis’in MODERN TÜRKİYE’NİN DOĞUŞU adlı eserinin 509-510-514. Sayfalarından alıntıdır. II. Mahmut’tan beri süregelen “anayasal devlet” mücadelesi bugün nereye evriliyor? Tarih ileriye mi, yoksa II. Mahmut’tan önceye mi gidiyor?

 Barış ve esenlik dileklerimle…