1960 'lı yıllarda başlayan köyden-kent merkezine nüfus akışının doğuracağı sosyal sorunları dikkate almayışın/önemsemeyişin bedelini  yaşıyoruz şimdilerde. O tarihlerde Avrupa'ya çalışmaya giden yurttaşlarımız birer "döviz meleği" olarak görülürdü, izinli olarak dönüşleri "dört gözle" beklenirdi, bayram edilirdi bir anlamda...

        Mehmet, Ahmet, Hasan, Hüseyin yurda hediyeleriyle, viskileriyle geliyor, döviz getiriyorlardı.

        Bir yanda hükümet "döviz geliyor" diye; öte yanda anneler, çocuklar "evin babası"a kavuşuluyor diye sevinçli günler yaşanıyordu.

        Merkez Bankası sık sık sevinç haberleri veriyor, "döviz koyacak yer bulamıyoruz" diye haberler gazetelerde yer alıyordu.

        Bir güzellik, bir mutluluk ki sormayın...

        Ama arkası fiyasko tabii ki... 

        İç göçün ne olduğunu, gelecekte nasıl sorunlar yaratacağını bilmeyen/ umursamayan bir dönemden geçiyordu Türkiye.

        "Ağustos böceği..." örneği bir anlayış...

        "Cicim ayları" tez geçti... "Har vurup, harman savurma"nın sonuçları, plansız olmanın  cezası olarak geldi yurttaşın önüne sonunda...

                                                       Xxx

         "Oh.. Ne güzel, döviz yağıyor, döviz!.."  kör görüş sonucunun cezasını şimdi yurttaş çekiyor ne yazık ki...

         Bir kere dövizin gelişi elbette ülke ekonomisi için güzeldi de, arkasının nasıl olacağı konusunda kafa yoran yoktu o tarihlerde.

         Kısacası, "saldım bayıra Allah kayıra" anlayışının bir başka türüyle ülke yönetildi.

         Döviz geliyor... 

         Peki, arkası ne oluyor?

         Biz söyleyelim: Avrupa'da çalışıp döviz kazanıp ülkesine getiren yurttaşların sahiplenilmemesi sonucu; gelişi-güzel bir kentleşme dönemi başladı Türkiye'de...

         Hele de, yerel yönetimler nüfusum çoğalsın; dolayısıyla İller Bankası'ndan aldığım pay artsın anlayışıyla hareket edince, köyden- kasabalara doğru plansız/programsız bir nüfus hareketi başlamış oldu.

         Sonuçta; "plansız bir iç göçmenlik, plansız bir iskan/yerleşme..."

         Ve ülkemizde bu nedenle yaşanan sosyal bunalımlar...

         Ayrıca, sorumsuz kentleşmenin getirdiği altyapı/üstyapı sorunları...

         Mersin'de yaşanan sel olayının benzerlerini  çoğu illerimizde de yaşadık. Yarım yüzyıl önce işlenen sosyal cinayetler şimdi kapımızı "sosyal felaket" olarak çalıyor.

                                                           Xxx

         Yöneticiler, hiç bir zaman "koltukta kalıcılığı" değil, her zaman "gidiciliği" düşünüp, ülke gerçeklerine göre, bilimin gereklerine göre davransaydı, hiç yaşar mı idik, bu sorunları, bu üzüntüleri?

         Hormonlu kentleşmenin acılarını yaşıyoruz bugün...