Rahmetli Ahmet Mete Işıkara depremi çok iyi bilen bir insandı. “İnsanı deprem değil, bina öldürür” derdi. Türkiye “deprem kuşağı” içerisinde yer alan büyük bir ülke… Güneyden gelip Erzincan’da kırılarak kuzeye yönelen, Marmara’dan geçen Kuzey Anadolu Fay Hattı burnumuzun dibinde duruyor, durmadan kılıcını sallıyor. Deprem Anadolu’nun yumuşak karnı. Doğu Anadolu, Kuzey Anadolu, Batı Anadolu her an deprem tehdidi altında, çürük-çarık, hırsızlıkla, bilgisizlikle yapılan evleri yıkmaya ve insanları öldürmeye aday… Tunceli, Bingöl fay hatlarının harmanlandığı yer…

Bugün ülkenin, bilim insanlarınca yapılan deprem haritasıyla neresinin sağlam, neresinin çürük olduğunu bilmemek mümkün değil. Neredeki binaların, özellikle hangi binaların dayanıklı, hangilerinin dayanıksız olduğunu, dayanıksız binaların mutlaka yıkılacağını söylemek falcılık, kahinlik değil. Binaların yıkılacağını bile bile “bu, Allah’ın bizi imtihanıdır” demek ne anlama gelmektedir? “Yıkılabilecek nitelikteki binaları” yıkıp yeniden yapmamak, önlem almamaktır. “İmtihan” demekle inşaat sırasında hırsızlık yapanları, mevcut bilgi, teknik ve olanakları kullanmayanları korumaktır.

Deprem fay hattının sürekli rahatsız ettiği, irili ufaklı sarsıntılarla kendini gösterdiği yerlerde, duvarları çatlayan ve “risk” taşıyan binalarda insanların yaşamalarına izin vermek “imtihan” olmak değil, doğrudan doğruya insanların ölümlerini istemektir. Koleraya karşı “karantina” gibi bir önlemi almaya çalışan II. Mahmut’a “ulema”, yaklaşık 192 yıl önce “takdir-i İlahiye karşı mı geliyorsunuz” diye engel olmaya çalışmıştı. O alimler(?), o zaman bilimden bihaber oldukları için böyle hareket ediyorlardı. Ya bugün “kendilerini ulemadan” zannedip depreme “imtihan” diyerek insanları ölüme mahkum edenlere ne demeli? Madem imtihandır, koleraya teslimiyetteki ölüm gibi insanları neden “enkaz altında bırakmıyoruz da, kurtarıyoruz?”

“Kerpiç duvarlı, toprak damlı, kül gibi çimento ve toprak harçla yapılan binalarda” insanların yaşamalarına izin vererek ölümlerini “müteahhitlerin vicdanlarıyla, kaderle, imtihanla açıklamaya çalışmak” bilime-tekniğe saygısızlıktır. Erzincan büyük depreminden sonra, yine Erzincan, Varto, Hınıs, Erzurum, Düzce, Gölcük ve Van depremlerinde kaç köy silindi haritadan? Bu çürük-çarık binaları yıkıp yapmak için daha ne kadar cenaze kaldıracağız ve hırsızlıkları örtmek için daha ne kadar “bu bir imtihandır” diye insanları kandırıp avutacağız?

Kentlerde yıkılan binaları görüyoruz: Sanki demirle, betonla değil, külle, çamurla yapılmış. Enkaz un ufak olmuş, toprak-kül parçacıklarına dönüşmüş. Bir sarsıntıyla yıkılan binalardaki bilgi noksanlığını, demir, çimento, işçilik ve zaman hırsızlığını, ıslanmayan betonun yanıp kavrulmasındaki tahribatı görmemek mümkün değil. Etkili ve yetkililer “depremin ne zaman, nasıl geleceği” konusundaki bilinmezliği ön pılana çıkararak hırsızlık yapan müteahhitleri gizliyor, gündemden düşürüyorlar. Basın-yayın organları da “vicdansızlıkla” suçluyorlar.

Oysa binalar, vicdanla, dinle imanla, hırsızlıkla yapılmaz. Binalar, demir, çakıl, kum, çimento ile “mühendislik, mimarlık, jeoloji” gibi bilimlerin, bir uyum içerisindeki ortak hesabı-kitabıyla yapılır. Bugün “on şiddetindeki depreme” dayanıklı binalar, yollar, köprüler, tüneller yapılıyorsa bilim-teknik ve yaratılan yeni olanaklar sayesinde yapılıyordur.

Deprem hırsızlığın kod adıdır. Hangi binada hırsızlık yapılmışsa, mavi turnusol kağıdı gibi deprem o hırsızlığı ortaya çıkarıyor. 99 Depreminde kaç hırsızı yargılayıp içeri atmıştık? Bilen var mı? Elazığ’da üç apartmandan oluşan site çöktü. Sorumlusu bulunacak ve hesap sorulacak mı? Mavi binada çatlaklar olmasına karşın, neden insanların oturmasına, o binada yaşamasına izin verildi? Hesabını verecek, hesabını soracak etkili, yetkili var mı?

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…