Aradan yetmiş sekiz yıl geçti. Biz seni anlayamadık, anlamak için de hiç uğraşmadık. Hep ilkokulla, 23 Nisan şiirleriyle kaldın aklımızda; en çok da kardeşinle birlikte bahçeden kovduğun kargalarla… Sonra o kargaların yurda, topraklarımıza, devletimizin çatısına tüneyen hırsızlar, uğursuzlar, emperyalistler ve işbirlikçileri olduklarını algılayamadık. Daha çok hırsıza uğursuza, daha çok düşmana, kargaya yaşamak hakkı tanıdık. Çünkü seni “okumadık, anlamak için de” bir gayrette bulunmadık.

Ama her ayaklarımızı taşa vurduğumuzda, ovada yarattığımız tepeciklerle övünür seni küçümserken, o yarattığımız tepeciklere tosladığımızda hep seni hatırladık. Senin yüreğin o denli büyük ki, bizi de alırsın, kıyıp dışarıda bırakamazsın. Çünkü senin milletindeniz.

Diyordun ki, “Gençler! Cumhuriyeti biz kurduk, O’nu yaşatacak ve yüceltecek sizlersiniz.”

“Gençler” kimlerdi: Senden alacağı ışığı, aydınlığı, gösterdiğin yolda bir meşale gibi taşıyacak olan, “en büyük eserim” dediğin CUMHURİYETİ bilecek, anlayacak olan, yaşı ne olursa olsun inandığın, güvendiğin ve teslim ettiğin “İNSANLAR” dı gençler:

İlkelerine, devrimlerine sahip çıkacak, onları bir yaşam tarzına dönüştürecek, “bilimle, teknikle, sanayi ve kültürle” yoğurarak Türk Milletini “çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracak, uygar toplumlar içerisindeki seçkin yerini kazandıracaktı.

Hatta Hey Koca İnsan, senin sıkı sıkıya tembihlediğin “en kötü koşullarda bile iktidar sahiplerinin gaflet, dalalet, hatta hıyanet içerisinde bulunabileceklerini”, “hatta bu iktidar sahiplerinin şahsi menfaatleri için düşmanlarla işbirliği yapabileceklerini; düşmanlar tarafından ülkenin kalelerinin, tersanelerinin işgal edilebileceğini” yüzyıla yakın bir zaman önce uyarmana rağmen gözlerimizi açamadık.

Biz seni dinlemedik, uyarılarına kulak bile asmadık!

Senin dine gösterdiğin ihtimamı, imam-hatip ve ilahiyat okullarını açışını, Kur’an’ı tercüme ve tefsir ettirişini; dine ve halka çok büyük kötülük ve zarar veren “tekkeleri, tarikatları, zaviyeleri, türbeleri kapattırışını”, hele hele de “laiklik” ilkeni bir türlü anlayıp kavrayamadık. Cehaletimizden ve çıkarlarımızdan ötürü “laikliğe dinsizlik” dedik.  İslamiyet’e verdiğin yüce değeri, siyaset dışı bıraktığın için görmezden geldik ve seni “dine düşman” ilan ettik, din düşmanı olarak gördük. Oysa sen dine değil, dini kullanarak halka kötülük edenlere düşmandın.

Sana ve arkadaşlarına “ayyaş”, “İngiliz uşağı” dedik. “Osmanlı’nın katili” dedik. Sanki Osmanlı’yı sen yıkıp parçalamışsın gibi, sanki Mondros’u, Sevr’i sen yazıp imzalatmışsın gibi, bölüşen, paylaşan İngiliz’den, Fıransız’dan, Yunan’dan çok seni düşman gördük. Seni suçladık, aşağıladık, küçümsedik; seni beğenmez olduk. Anlamadık çünkü. Ardından da, onlardan yararlanacağımız yerde Leninci, Maocu, Enver Hocacı ve dinci olduk. Rahibenin başörtüsüne Cumhuriyeti ve Cumhuriyeti kuranları, Cumhuriyetin değerlerini feda ettik.

Seni beğenmedik, küçümsedik; ışığını göremeyecek kadar kör olduk.

Düşüncelerine ve yaptıklarına eften püften gerekçelerle karşı çıktık. Eleştiri adı altında seni yok etmeye uğraştık. Seni, eserlerini, sözlerini, dünya görüşünü çürüttüğümüzü zannettik. “Cumhuriyetin paradigması tükendi” dedik. Ama gele gele bizi bağımsızlık ve özgürlük konusunda uyardığın ve öngörülerde bulunduğun rezilliklerin içerisine gömüverdik.

O bataklıklarda yıllardan beri tepelenip duruyoruz. Çıkışımız yine çizdiğin “aydınlık yoldur.” Bir girebilsek o yola, yine önümüz ışıyacak, ayaklarımız üzerinden durarak “kendimize güvenimiz” artacak, milleti, devleti, ülkeyi bölünmekten, yıkılmaktan, parçalanmaktan kurtarabileceğiz.

Ne bıraktığın milleti, ne bize emanet ettiğin Cumhuriyeti, ne de sınırlarını çizdiğin bu toprakları koruyabiliyoruz.

Her gün binlerce kez ölüp ölüp diriliyoruz; kanlı gözyaşları döküyoruz.

Ruhun şad olsun, mekanın cennet olsun. Bir gün-inşallah geç olmaz-bu millet yolunu bulur ve tünelin ucundaki ışığa ulaşır. Bu kötü günler tarih olur o zaman.

Barış ve esenlik dileklerimle…