İyi ki de olmuş 15 Temmuz Darbesi. Yoksa aldatmacalar, kandırmacalar, yutturmacalar, ikiyüzlülükler, sahtekarlıklar, yalan konuşmalar sürüp gidecekti. 15 Temmuz bir geçitti ve bu geçitte ak g.., kara g.. belli oldu. Tüm günahkarlar “Medya Sokağı’na” saçıldı. Kanal bu kanal gezerek “Rabbimin ve Halkımın önünde” günah çıkarıyorlar, rezilliklerine pirim vermeden af diliyorlar, yüzleri de kızarmıyor.

Aklım almıyor ve şaşkınlıklar içerisindeyim. Okuyoruz ve öğreniyoruz. Her kitap, olduğunca akla, bilime, bilgiye ve diğer doğrulara uyuyorsa tarafımızdan kabul görüyor. O kitabı, yazarı, ya da o doğruları daha bırakmıyoruz. Hele o doğrulara zaman da tanıklık ediyorsa onları biz de dillendiriyoruz, yaymaya çalışıyoruz.

Şu günlerde en sık duyduğumuz sözlerden birisi “aldatıldık, kandırıldık” ifadesidir. Oysa cemaatten ayrılıp televizyon kanallarında, gazetelerde “ailesini kaybetme pahasına da olsa”, hiç ödün vermeden açıklamalarda bulunan Nurettin Veren’e, en yetkin ağızlardan birisi olan rahmetli Necip Haplemitoğlu’na kulaklarını tıkayanlara, Haliç’teki Simonlar’ı görmezlikten gelenlere, şimdi de televizyon kanallarında “aldatıldık, kandırıldık” diye konuşmalar yapanlara söyleyecek söz bulamıyorum. Bu kadar mı kör, bu kadar mı sağır olunur? Ve bu kör, bu sağır ve beyni çalışmayan bu insanlara “aldatıldık, kandırıldık” dedikleri için inanılıp güvenilir mi? Halkını, milletini aldatan, kandıran bu insanları Allah da, millet de kefareti ödenmeden affeder mi? Affın vicdanları ikna edici bir bedeli olmalıdır. Bu dünyada acı çektirenler bu dünyada cezalarını çekmeden, adam gibi aklanmadan affolunabilir mi? Öteki dünyada Allah’la kendi aralarında ne yaparlarsa yapsınlar, beni ilgilendirmez… ama bu dünya ilgilendirir.

Rabbim iki omuz arasına külek kadar bir kafa koymuş, o kafanın içine de henüz keşfi tamamlanamamış muhteşem bir beyin. Sen onu kullanma, sonra da kalk “aldatıldık, kandırıldık, Rabbim bizi affetsin” de. Olur şey değil. “Ey kulum, menfaatlerinin içine kafanı gömdün, dünyada olan biteni görmedin, körü körüne inandın, sormadın, sorgulamadın, halkını aldattın, kandırdın” derse ne olacak o zaman? Bu iş, ahlaklı, namuslu, doğru dürüst, erdemli insan olmanın neresinde kalır? Bu, ahlaksızlık ve namussuzluktur. Ahlaksız ve namussuzlarla vatan kurtulur, devlet yeniden yapılandırılarak kurulabilir mi?

Beyin akılla, bilgiyle çalışır. Bilgisiz akıl bir işe yaramaz. Düşünce, bilinenler yardımıyla bilinmeyenler arasında kurulan bağlantılardır; nedenlerin, niçinlerin, nasılların ve beyinde oluşan tüm şüphelerin aydınlatılmasıdır. Bilgi, düşüncenin deneyler, gözlemler, araştırmalar ve incelemeler sonucunda ayıklanması, imbikten geçirilerek netlik, kesinlik kazanmasıdır. Bilgiden, tarihinden yoksun kafalardan politikacı da olmaz, devlet adamı da… Hele “aldatıldık, kandırıldık” diyecek kadar hafiflik gösterenlerden, sevgili bile olmaz; aşığına ihanet eder, önüne her gelenle aldatır, kandırır, yataklarından dışarıya çıkmazlar.

Günah galerisinde boy gösterenler “günah keçisi” gibi birden “demokrasiye” sarıldılar. Bir aydır “demokrasi” deyip “demokrasi” işitiyor ve meydanları dolduruyorlar. Bekledim ki demokrasiyi, özgürlükleri, insan haklarını, eşitliği, laikliği, hukukun üstünlüğünü, yargıyı ve adaleti” anlatsınlar. Salt “milli irade” kaldı aklımda, o da “mevcutlar seçilirse.” Çünkü 7 Haziran onları iktidardan ettiği için “ne milli iradeden sayılmıştı, ne de demokrasiden.” Bekledim ki, içlerinden birisi beklenen ve istenen bir demokrasiyi gümbür gümbür anlatsın bize, bütün dünyaya; inanılır, güvenilir bir yaşam kursunlar, sözle bile olsa. Ama ne gezer?

Her akşam günah galerisini süsleyen günahkarları dinliyoruz. FETÖ’ nün düşüncelerini “dedikodu” biçiminde anlatıyor, bir bütün halinde açıklayamıyor, zorlanıyor ve salt  “ihanet” üzerinde altını çize çize duruyorlar. Ne ekonomiden, ne sosyolojiden, ne felsefeden, ne de bilimden söz ediyorlar. Aklı hiç hesaba kattıkları yok. Varsa da yoksa da hamaset, aldatma, kandırma.  “Tankların önüne yatanlarla, şehadet şerbeti” içenlerle Hoca Efendi’ye inananları caydıramazsınız. Said-i Nursi’yi açıklamakla başlayın işe, “Birinci Dünya Savaşı’na, Kurtuluş Savaşı’na ve Cumhuriyete neden katılmadı” sorusu hele bir yanıtlansın… Tekkeleri, tarikatları, zaviyeleri, türbeleri nasıl çıkar kapısı yaptıklarını, halkı nasıl aldatıp kandırdıklarını, nasıl soyup soğana çevirdiklerini, bu yüzden Atatürk’ün onları kapattığını ve nasıl din düşmanı ilan edildiğini “bir parçacık namusunuz kalmışsa” onun yüzü suyu hürmetine anlatınız. “Laikliğe neden dinsizlik” dediğinizi, oy uğruna, mevki, saltanat uğruna devleti nasıl birilerine “peşkeş” çektiğinizi anlatınız. Osmanlı’dan, dünya tarihinden “ihtilal ve darbelere” dair örnekler vererek halkı aydınlatınız, bilgilendiriniz. Hoca Efendi’ye inananları ikna edip caydırınız. Yarına, geleceğe kalacak sözler söyleyiniz. Saman alevi gibi parlayıp sönen sözlerden geleceğe bir şey kalmaz. Pırıl pırıl Cumhuriyeti, ilkelerini korumadan devletin nasıl yok olmakla karşı karşıya kaldığını, Cumhuriyetin altını oyarak gösterilen düşmanlığın düşünce, politika olmadığını, eğer bu devlet yıkılırsa isteyenin de istemeyenin de altında kalıp yok olacağını anlatınız. Herkes, bu devletten daha başka bir devletimiz olmadığını görüp anlasın artık.

Bırakın papaz önünde günah çıkarmayı, gerçekleri konuşunuz, gelip geçici duygulara değil, akla beyne sesleniniz; gerçek günahlarınızı bir bir sayıp dökünüz ki asıl o zaman inanalım size. Şarlatanlıkla, birtakım iç hesaplarla varılacak bir yer yoktur; hele nalıncı keseri olmakla asla…

Barış ve esenlik dileklerimle…