Her canlının doğup büyüdüğü bir yer, bir ortam vardır. Bitki olsun, hayvan olsun, insan olsun, bir şekilde ortam değişikliğine uğradığında -yeni bir yere dikildiğinde, yaşamaya gittiğinde, ev, mahalle, şehir değiştirdiğinde- durgunlaşıyor, yadırgıyor, küsüyor, soluyor; canlılığını, diriliğini yeniden kazanıp kendine gelebilmesi için uzun bir süre geçmesi gerekiyor.

 Nereye gidersek gidelim ilk sözcükleri öğrendiğimiz yeri, ilk tanıyıp sevdiğimiz, saydığımız insanları, dostları, arkadaşları, okulda ve okul yolundaki arkadaşlıkları unutamıyoruz. Gözümüzü açtığımız toprakları, tırmandığımız meyve ağaçlarını, geliştirdiğimiz ve hayat bulduğumuz komşulukları, ilk kedilerimizi, köpeklerimizi, kuluçka tavukla (kosu) yetiştirdiğimiz civcivleri, ördekleri, yüzsünler diye yaptığımız küçük küçük gölleri, dikip büyüttüğümüz fideleri, arkadaşlarla meyve çaldığımızda duyduğumuz heyecanı, büyüklerin azarlarını, dayaklarını, sevgilerini, verdikleri öğütleri değerleri unutamıyoruz. O yeri memleket yapan ve düşlerimizi süsleyen güzellikleri iliklerimize dek duyumsuyoruz.

 Bir sözcük, bir renk, bir şarkı, bir türkü, bir anı, bir öykü alıp götürüyor bizi doğup büyüdüğümüz, gezip tozduğumuz, güldüğümüz, sevindiğimiz, gülüp ağladığımız, oyunlarıyla coştuğumuz, zaman zaman öfkelenip kavgalar, dövüşler yaptığımız, hiç bizden haberi olmayan -sevgiyi bilmeden- sevdiğimiz kızları, ablaları, -yüz yıl, bin yıl da yaşasak- unutamadığımız çocukluğumuza.

 İnce bir hüzün dalgası yalayıp geçiyor yüreğimizi hüzzam bir şarkıyla. Özlemini ince bir sızı gibi duyuyoruz damarlarımızda, duygu selinde boğuluyoruz. “Yenden, Yemen’den bile olsa”, koşup geliyoruz. Birkaç saat, birkaç gün bile olsa o zahmetli yolculuğa, o uçuk kaçık masraflara değer bulduğumuz memleket havasını solumak, doğup büyüdüğümüz, iyilikleriyle, güzellikleriyle, kötülük ve çirkinlikleriyle, sevgi ve özlemleriyle masal dünyamızı dolduran o “cennet yeri” tüm engelleri aşarak görmek istiyoruz.

 Ne umarız, ne buluruz: Bir beklentimiz yoktur. Rastlayacağımız bir anıdır belki de, koştuğumuz, oyunlar oynadığımız, Ali’yle çarpıştığımız, dizimizi fena halde acıttığımız, burnumuzu kanattığımız, eve ağlayarak koşup gittiğimiz o an: Ayaklarımızın, bacaklarımızın, dizlerimizin savaş alanına döndüğü, yaşamanın oyundan ibaret olduğunu düşündüğümüz zamanlardır. Okul çıkışlarında “çın çın öten” seslerimizdir. Zeliha ile saç saça, baş başa okul yolundaki kavgamız, sonra da öğretmenden yediğimiz dayaktır. Yürümeyi bilmeden hep koşarak gittiğimiz yollardır. Çelik-çomak, ateşli, bayraklı oynadığımız çimenler, meyvelerini çaldığımız ağaçlardır.

 Bir an, bırakıp gittiğinde, dönüp geldiğinde, “gidip gelememek, gelip görememek” olasılığı tüm gerçekliğiyle hançer gibi saplanır yüreğimize. Geldiğinde Ahmet’i Fadime’yi göremezsin, Rafet’i Kadri’yi bulamazsın. Aziz, Safiye’nin Kızı göçüp gitmiştir; mezarlıkta, yaşayanlardan çok daha fazlası vardır. Her yanın hüzünle dolar. Aldığın, soluduğun hava bile hüzündür: Evler görürsün bomboş, kapısında çayırlar, çimenler ısırganlar bitmiştir; bakımsız, yalnız, kimsesizdirler. Büyükler ölmüş, çocuklar, torunlar çalışmaya gitmiş, ayda yılda bir ya gelir, ya gelmezler… Hiç düşünmediğin, arzulamadığın halde bir garipliğin içinde bulursun kendini. İşte bu memleket havasıdır. Nereye gidersen git, hangi mezarlığı ziyaret edersen et aranda hiçbir bağ olmadığı için böyle bir havayı orada teneffüs edemezsin. Abdul orada yatıyor, Kenan, Sabri, Mehmet orada… Hepsi çocukluk arkadaşındı.

 Süpürgelik evimizin önünde, bizim çimenle bitişik, üzerinde dört büyük dut ağacı bulunan, sırt olduğu için asla su tutmayan mahallenin harman yeri. Fındık, çayır serilir ve kurutulur. Köyün çocukları, gençleri burada toplanır, oyunlar kurar, eğlenirlerdi. Kimi yolcuların da denize ve Beşikdüzü’ne karşı oturup dinlenme, mola verme yeriydi. Ağabeyler oynarken seyirci kaldığımız, kız çocuklarının gönderilmediği, okul hayatımızın dışında çocukluğumuzun oyunlarla geçtiği, biraz durup dinlediğimde anamın, babamın yemek için beni çağırışlarını duyar gibi olduğum, Yobol üstünde, denizde gurubun seyrine doyamadığım yer.

 Kaşları, kabanları oyunlarımızla, kendimizi paralarcasına koşarak atlayıp zıplamalarımızla bir türlü fırsat bulup büyüyemeyen ama şimdi, engel kalmadığı için ağaçlaşmış pelitlerle, isiriçlerle, yaban erikleriyle doldu. Diken her tarafını öyle kaplamış ki, nerdeyse Süpürgelik’te çimen ve adını onlardan aldığı süpürgeler kalmamış. Artık canım kokularıyla yok olup gitmiş kekik otları, rengarenk çiçekleriyle yavşanlar... Dikenlerin üstünde de kokulu üzüm asmaları. Bakımsızlıktan kaybolmuş gibi Süpürgelik.

 Köyümde her yer ıssız, her yer yalnız. Kimileri de Vakfıkebir’e, Beşikdüzü’ne, Tırabzon’a taşınmış. Fındık zamanını dört gözle bekliyorum. Evler insanlarla, yollar arabalarla dolup taşacak. Her yer canlı, diri, her yer ışıl ışıl, cıvıl cıvıl oluyor o zaman. Köyüm yarı gecelere kadar ayakta, kimi parktan geliyor, kimi de denizden yorgunluklarını atarak…

 Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın…