Önyargılı olmamaya çalışıyorum. Bu sözcük hem siyasi, hem sosyolojik, hem pisikolojik, hem de kültürel olarak hayatımızın her anında kullanılabilmektedir. Yeri ve zamanı itibariyle doğru kullanıldığı yerler olduğu gibi, özellikle dinsel ve kültürel bağlamda çok yanlış kullanıldığı yerler de vardır.

Örneğin: Gerici “yeniliklere, gelişim ve değişimlere değer vermeyen; bugünü dünde yaşayan, düne özlem duyan insandır.” Karşıtı, “ilerici” sözcüğünü getirmektedir. “İlerici: Yeniliklere, gelişim ve değişimlere inanan, dünle bugünü birleştirerek yarını, geleceği akılla, bilimle, teknoloji ve sanayi ile kurmak isteyen insandır.”

Gerici değişmek, gelişmek istemeyen insandır. Ancak yaşanılan koşulların, toplumsal olayların etkisiyle insan, ayırtına varmadan yine de değişir, gelişir; “değişmekten, gelişmekten” kendini kurtaramaz; o koşullara ve olaylara kendini uyarlamaktan geri kalamaz. Ne kadar direnirse dirensin, ne kadar karşı çıkarsa çıksın değişimden kendini alamaz.

 

Örneğin: Osmanlı’yı, Osmanlıcayı özler; bilimsel ve teknolojik gelişmemelerle “devir, zaman” değişimini kabul etmez; Arapçayı baş tacı yapar, ama pırıl pırıl bir Türkçeyi kullanmaktan; geçmişte “gavur icadı” dedikleri araç gereçlerin “helalliğine-haramlığına” bakmadan, uçağına, otomobiline binmekten; radyosunu dinlemekten, televizyonunu seyretmekten, buzdolabını, çamaşır makinesini kullanmaktan çekinmez. Eşek, deve yerine taksi, kamyon-kamyonet kullanır. Hasta olduğunda “hocaya üfletmeye” gitmez; gebe kalmak için batıl inançlarla gidip cinci hocaya “göbek yazdırmaz”; tedavi olmak için en iyi doktorlara koşar.

İlerici değişmeyi ve gelişmeyi yaşam ilkesi olarak benimser, ancak değişmezliği evrensel yasalarda, güneş ve galaksilerin hareketlerinde görür ve kabul eder. Örneğin: Gerici, “değişmezliği nas’ ta görür”; “vahiy varken akla ihtiyaç yoktur” der; aklı, bilimi, teknolojiyi önemsemez; kılığını-kıyafetini dahi değiştirmez; bir yanda Araplara, diğer yanda rahibelere benzemek ister.

İlerici akla inanır, gelişmenin, ilerlemenin, kalkınmanın bilimle, teknoloji ve sanayi ile gerçekleşeceğini bilir. İslam dünyasının yerlerde sürünmesinin pek çok nedeni olmasına karşın, en önemli nedeninin “akıl-bilim-teknoloji ve sanayi” yoksunluğu olduğunu görür.

Gericide korkunç çelişkiler vardır: Onlar tüm dünyayı “din penceresinden görüp anlamaya” çalışırlar. Hiçbir şey yapmadan tüm sorunlarını “dua” ile çözmeye kalkarlar. Ama hastalık hallerinde en iyi doktorlara, en iyi hastanelere, gerekirse yurt dışına koşarlar. Hatta çok ilginçtir, genç gericiler-ilericiler, çocuklarını Türkiye’de değil, Amerika’da dünyaya getirmek isterler ve giderler de. Yaşanmaz duruma getirilen İslam dünyasından kaçan milyonlarca Müslüman, İslam ülkelerine değil Akdeniz’de boğulup ölmek pahasına da olsa Avrupa’ya, Hıristiyanlara sığınır, el açar, yardım dilenir.

Kimi misfak’ın kavgasını verirken, kimileri de “peygamber bugün yaşasaydı diş fırçası, diş macunu kullanırdı” diye kavga ediyorlar. Kimi “sakal sünnettir” derken, kimileri de “peygamber tıraş olamadığı için sakallarını uzattı” diyor. Dini hep biçimde arayanlar, bir türlü kabuğunu soyup içinde “ne var, ne yok” diye merak etmiyorlar. Oysa din, ne saçtır, ne sakaldır, ne şalvardır; “din, Tanrı’nın sevgi ve barış içerisinde-sizin dininiz size, bizim dinimiz bize-hoşgörüsünde karşılıklı dayanışma, yardımlaşma çabasında sonsuz huzura inanmaktır.”

Gerici, geçmişe, düne takılı kalır. Daha güzel, daha mükemmel bir gelecek yaratmak için neler yapılması gerektiği konusunda akla, bilime, teknolojiye zaman ayırmaz, düşünmez de. Onun için en önemli olay “kadın saçının, etek boyunun” ne olması gerektiğidir. Savaş, barış, nano teknolojiler, nükleer tıp, işsizlik, açlık, bilgi, kültür, sanat, sevgi”, kadın saçı ve kadın

eteğinin boyu-cinsellik kadar ilgilendirmez onları. Gömerler kafalarını “yaşanmış-bitmiş” Osmanlı hayallerinin içine. Becerebilseydi Osmanlı yıkılmaz, çöküp gitmezdi.

Gerici, sarayında bir tane Müslüman kadın bulundurmayan, ama Hıristiyan kadınları Müslümanlaştırarak(!) kurulan bir sülaleye-tapınma derecesinde bağlanır, yaptıkları her şeyi doğru kabul eder. Tüm imparatorlukların yıkıldığı bir yerde, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü “ihanet olarak” Mustafa Kemal Atatürk’e, Anadolu’nun bağımsızlık savaşına mal etmeye çalışırlar. Birinci Dünya Savaşı’nı-Mondros ve Sevr’i “emperyalist ülkelerin bir bölüşüm-paylaşım savaşı olarak bir türlü göremezler, Osmanlı’yı yok ederek “Şark Melesi” ni çözdüklerini(?)asla anlamazlar. Çünkü “Tanrısal bir devletin” çökmesi onların “mantıklarında” yoktur. Öyle bir devletin çökmesi, “Tanrısal saltanatın” işlevini yitirmesi demektir. Gerici nasa ve nasın değişmezliğine inanır, bugünün bilgisi, düşüncesi ve olanaklarıyla yeniden yorumlanmasını reddeder. Bilgiye inanıp itibar etmez. “Yerleşke” demez, “külliye” der; nano teknolojiler üreten merkezler yapmaz, “Topçu Kışlası’nı” inşa eder, yalanla “devrim” yaratır.

Barış ve esenlik dileklerimle…