İnsanlık bir sürü salgın yaşadı. Veba, çiçek, kolera ve en son büyük kırımı da İspanyol gıribinden... Tifo, tifüs gibi yüzyıllardır “temizlik imandandır” deyip pislikten kurtulamayanların toplumları, orduları, komutanları bu salgınlarla yok oldular. Şimdiki salgını söylememe gerek yok. Salgın “ vurdumduymazlığımızdan, bana bir şey olmaz, ben virüse inanmıyorum gafletinden, burada korona morona yok körlüğünden ve cehaletimizden” her geçen gün ahtapotun kolları gibi boynumuza dolanıp göz göre göre bizi boğmaya çalışıyor.

Hükümet önlem almaktan vazgeçti, kendi ikbalini ve geleceğini düşünüyor, tüm işleri sağlıkçılara ve halka bıraktı. Neymiş efendim, “halk arasında panik yaratacak, moral bozacak” yayın ve haberlerden kaçınıyormuş. Camilerden önce AVM’leri açtın. Üç yüz elli bin kişilik Ayasofya namaz törenleri yaptın. Asker uğurlamalarını, cenazeleri, düğünleri, nişanları, nikahları, taziyeleri kısıtlamadın. İstemediğin eylemlere “salgın” bahanesiyle izin vermedin. Ulusal bayram kutlamalarını engelledin. İnandırıcılığını, güvenini “çifte standart ” yüzünden yitirdin.

Martta, nisanda, mayısta yanımızda, yöremizde olmayan virüs, arkadaş, bildik tanıdık insanları boğmaya başladı. Böyle giderse, bıçak kemiğe dayanır ve bu halk, yakın zamanda “devlet nerede, neden önlem alınmıyor ” diye bağıracak duruma gelirse şaşmayın…

Vurdumduymazlık dedim de, bakınız, yıllardan buyana, Büyük Şehir Yasası” ile köylü idik, şehirli olduk. Adımız ve unvanımız değişti. İlk kez Sağlık Kurulu “fosseptik çukur” yaptırdı. Gelin görün ki, “kayanın üzerine” pisliği toplayacak kuyuyu açmak, kato, ya da hilti ile mümkündü. Köylünün böyle bir olanağı olmadığından, “fosseptik çukur mu, fosseptik çukur” deyip açtılar ve pisliği oraya toplamaya çalıştılar. Zemin çok sert olduğundan “toprak çekmiyor.” Fındıklıklara, derelere, küçük sulara, yollara, yeraltı sularına sızıp karışıyor.

Arif Nihat’ın dediği gibi “İnceğiz Köyünde doğmuşum / İnceğiz’i Çatalca’ya, / Çatalca’yı İstanbul’a bağlamışlar / İstanbullu olmuşum.” Biz de Büyük Şehirli olduk, ama kanalizasyonumuz yok. İmanımız, çevre kirliliğimiz çok, ama temizliğimiz yok!

Seçimlerde “söz üstüne söz veriyorlar”, “verdikleri tüm sözleri, tükürdüklerini yalıyorlar”, “halkı kandırmak için camiden çıkmıyor, yalan üstüne yalan bindiriyorlar”, en çok da “Allah razı olsun” diyorlar. Oysa imamlar rızayı bir nikahta, bir de musallada yatarken soruyorlardı. Tüm cenaze namazlarında, imam “halihazır hayatta iken mevtadan razı mısınız?” diye üç kez sorunca, aldığı cevaba karşılık “Allah da sizden razı olsun” diyor. Allah ne diyordu? “Bana kul hakkıyla gelmeyin.” Allah’ın kimsenin rızasına ihtiyacı yok, rızaya ihtiyacı olan insandır. Hayatta olanlara “razı mısınız” diye bir sorsunlar, ondan sonra sırayı mevtaya getirsinler.

Fosseptik çukurları açtık, ama pisliğinden kurtulamayan şehirliler olduk. Kanalizasyonun açılmasını bekliyoruz. Büyük Şehir Valisi, Kaymakamları, Belediye Başkanları bu çukurlardan rahatsızlık duyuyorlar mı? İmam kardeşler “Allah razı olsun” demeden önce bize sormalı, “fosseptik çukurlarla sizi baş başa bırakan, kanalizasyonlarınızı bağlamayan iktidardan, validen, kaymakamlardan, belediye başkanlarından razı mısınız?” “Rıza almak” için musallaya gitmeye gerek yok.

Şimdi kalkacaklar, “temizlik imandandır” diyecekler, fosseptik çukurlarla imanımızı ölçecekler. Sızıntı sularla, kokularla temizlik ne kadar mümkündür? Sağlık için bireysel ve çevresel temizlik, koşulların en başat olanıdır. Doğayı kirletmeye, yeraltı sularını kullanılmaz duruma getirmeye kimsenin hakkı yoktur ve herkes tarih önünde sorumludur, en başta da devlet…

Etkili ve yetkililer için imam kardeşler sorar mı bilmiyorum, ama ben soruyorum, “fosseptik çukur yerine “def-i hacetleri ve atık suları” kanalizasyona bağlamayanlardan razı mısınız?”

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…