‘tonyahaber’ internet sayfasında, ‘Maden Dulları’ kitabı için, ‘Okudunuz mu?’ diye soruyor ve romanı okuyanların değerlendirmelerinden özet de geçiyor İnan Kalyoncu Bey. Ben de cevaben diyorum ki; değerlendirme için gecikmiş olsam da evet, okudum.

       Tam üzerinden bir yıl geçti, Hasan Kalyoncu Bey’in kaleme aldığı, ‘Maden Dulları’ kitabının eski Trabzon Vilayet Konağı’ndaki imza törenine gitmiştim. Çünkü bu kitap; ulaşım zorluğu sebebi ile bin dokuz yüz kırk yılında vefat eden dedemin cenazesinin Tonya’ya getirilememesi,  Zonguldak’ta kalması ve babaannemin de bir ‘Maden Dulu’ olması nedeni ile bizim aileyi de ilgilendiriyordu. Önemli bilgiler edindim bu kitaptan. ‘Kırklı yıllarda Trabzon’dan Zonguldak’a ayda bir tane deniz motorunun çalıştığını, motorun Vakfıkebir rıhtımına yanaşamaması sebebi ile, bir taka ile açıktaki motora binilebildiğini, yolculuğun  olumsuz hava koşulları sebebi ile on beş gün hatta bir ay kadar sürebildiğini, kâh motorum güvertesinde ve kâh da güç bela çıkılabilen sahil kasabalarının ıssız kahvehanelerinde zaman geçirildiğini ve de maden yolcularının harçlıklarının bitmemesi için saatlerce aç kalındığını, maden tünellerindeki çileli çalışma serüvenlerini,  vs...’  hep bu kitaptan öğrendim.  Birinci Dünya Savaşı’ndan çıkılmış, Osmanlı Cihan Devleti çökmüş, Kurtuluş Savaşı verilmiş, halkın tükenmişliği ve yoksulluk had safhada olduğu günlerdi. Halk geçim derdi için gurbet yollarına dökülüyor ve Zonguldak madenleri de rağbet gören bu mekanlardan biri oluyordu. İşte mezkür romanı okuyunca çocukluğumda büyüklerimizden dinlediğim bu bilgileri bir defa daha hatırladım. Maden Dulları romanını okuyunca belleğimde şu çağrışım da oluştu. Fatih’in İstanbul’dan sonra Trabzon’u fethetmesi gibi,  aslında öncelikli hedefi Trabzon’a gitmek iken elverişsiz hava şartları nedeni ile Samsun’a çıkmak zorunda kalan Atatürk de bu nedenle deniz yolunu tercih etmek zorunda kalmış.

       Her ne ise; ‘Maden Dulları Kitabı’nın imza töreninden sonra, aralarında öğretim üyesi, doktor, mühendis, öğretmenin bulunduğu gerçekten çok seçkin zevatla Vali Konağı’nda müthiş bir fikir münazarasına girdik. Özal’ın, ‘açık ve seçik söylüyorum’ sözüne bayılan bendeniz de düşüncelerimi orada açıkça dile getirdim. İttifak ettiğimiz gibi ayrıştığımız konular da oldu, ama seviyeyi asla bozmadık. Mesela Hasan Kalyoncu Bey’le de görüşlerimizin uyuştukları olduğu gibi örtüşmedikleri de var. Bu durum; dostluğumuzu sekteye uğratmaz. Zaten, akşam geç saate kadar Faroz’da yemek ikram etmeden bırakmaması da bunun ispatıdır.

       Sarıyer’de bir kurumumuz  her yıl Mayıs ayında, ‘Sarıyer Edebiyat Günleri’  adı altında bir etkinlik düzenliyor. Sadece belli bir kesimden yazar-çizerin davet edilmesi sebebi ile geçen yıl; Sarıyer’de sadece belirli bir kesim yaşamıyor ki, sünniler var,  aleviler var, radikal sağ var, sol var,  tarikat mensupları var,  sizin yaptığınız Sarıyer halkının tümünü kapsamıyor, etkinliğiniz ancak belli kesimin edebiyat günleri olabilir, yaptığınız söyleşilerde Sarıyer Müftülüğü niye yok ki? diyerek kendilerini olumsuz eleştirmiştim. Onlar da; ‘dünya görüşümüz farklı olan kesimlerden de yazar-çizer davet ediyoruz, ancak onlar, kendi kulvarlarından ‘bir daha davet alamayız’ diye çekiniyor ve bize gelmiyorlar’, diye cevap vermişlerdi.  Aslında bu durumu ülkemizde yayımlanan gazete, televizyon ve radyoların yayınlarında da görebiliyoruz.  Gazete, televizyon ya da radyo dediğiniz şey;  her anlayışa yer veren haberleşme ve kamuoyunu bilgilendirme araçlarıdır. Var mı ki şu anda böyle kitle iletişim araçları?  Maalesef ben göremiyorum?  Bu yüzden bu iletişim araçlarına gazete değil, bülten diyorum. Bir dönem benim de yazdığım İstanbul sathında yayımlanan, ‘Marmara Sentez’; böyle bir gazete idi. Şimdi de bana göre ’tonyahaber’;  bu çizgiye en yakın gazetedir.  Biz, herhalde bilgi eksikliğinden kaynaklanan güvensizlik nedeni ile karşıt fikirlerden hep korkar ve onlara fırsat vermemeye çalışırız.  Halbuki Yüce Yaratıcı, ‘Dinde zorlama yoktur’ (Bakara, 2/256),  ‘Biz insana yolu gösterdik, ister inansın, ister inanmasın’ (İnsan, 76/3), ‘Ona iki yol gösterdik’ (Beled, 90/10) ‘Senin dinin sana, benim ki de bana’ (Kafirun, 109/6)  öğretilerinde inanıp ya da inanmama ve düşüncesini açıklayabilme özgürlüğünün temel haklardan olduğu anlatılıyor.  Bir de, bizim gibi düşünmeyenlerle beşeri münasebetlerini sıcak tutanları, ‘onun meşrebine katılmakla’ itham etme hastalığımız var. Bu durumun küçük beldelerden öte, büyük şehirlerde de yaşanması çok komik ve ‘fanatik futbol takımı seyircisi değerlendirmesinden’ farksız bir durum. Oysaki bizim pergelimiz; herkesi kapsayan çok geniş bir daire çizmeli.

Sayın Kalyoncu bu kadar kitabı nasıl yazıyor acaba? Bizim alandaki yeni yayınları bile benden önce okuyan kişi elbette yazar. Kur’an-ı Kerim’deki,‘Yaratan Rabbının adı ile oku’ (Alak, 96/1) ilk buyruk; sanki sadece ona inmiş. Hülasa, Tonyalılar özelinde ‘Maden Dulları Serüveni’ni bizlere öğretimden eğitim boyutuna da geçerek anlattığı için, Hasan Kalyoncu Hocamız’a; teşekkürler..