Göldağı’nın asi çocuğu Balat Dağı, kuzey kolunu Aktaş Tepesi, güney kolunu Topbaşı Tepesi adıyla uzatır Filyos Çayı’na doğru. İki tepe arasındaki dar vadide ise Çarşamba/ Çaycuma kurulacaktır.1967 yılında yaptığımız Üniversite Bitirme Tezi Derleme Çalışması sırasında “bir yerleşim yeri” kurulmasının ilk adımının bu dar vadinin hemen baş taraflarında atıldığını öğrenmiştim. Yaka Köyü ve Veliköyü’nde oturanlar yörenin ilk “Pazar yeri”ni burada “Sıra Cevizler”in yanındaki, iki köyün yollarının kavuştuğu ve ayrıldığı küçük düzlükte kurarlar.

Pazar yerinde alış-veriş için bir araya gelen insanlar, bir süre sonra topluca namaz kılmak için bir mescit yaparlar. Erenköy’de oturmakta olan Rumbeyzade Halil oğlu Hacı Ali Bey, Hükümet’le veya Bolu Sancak Beyliği ile görüşerek, “Hatıplığının kendisine/ailesine verilmesi koşuluyla buraya bir cami yaptırmak istediğini” belirtir. İsteği uygun görülünce de Eski Cami’yi (50.Yıl Camisi) şimdiki yerinde Tarihçi Mehmet Köktürk’ün tesbitine göre: Hicri 1235,Miladi 1819 tarihinde yaptırır.

Bitirme Tezi çalışması yaptığım 1967 yılında Eski Cami giriş kapısının sol tarafında eski yazı (Arap harfleri)ile yazılmış bir kitabe vardı. Bu kitabede Mehmet Köktürk Hoca’ya göre: “Allahın inayeti (yardımı) ile ana babasına rahmet eyleye, Haliloğlu Hacı Ali. Ey rahim olan sevenlerinin hepsine, H. 1235, M. 1819 tarih”. Yıkılan Eski Cami -yaptıran Erenköy Hacıbeyler’den -Halil oğlu Hacı Ali. (Mehmet Köktürk- 550 Yıllık Bir Aile, Beycuma-Filyos-Mengen- Çaycuma Beyleri, Soyadı Köktürk olanlar, shf:158).

Bu kitabede önemli sayacağımız bölüm: “Yıkılan Eski Cami” ibaresi ile “H.1235, M.1819” tarihidir. Yaşı 60-70 civarında olanlar bu güzelim, benim ilk namaz kıldığım, Ramazan ayında annemle Teravih namazına gittiğim Eski Cami’yi hatırlıyacaklardır. Kitabede geçen H.1235. M.1819 tarihi de bazı kişilerce farklı okunmuştur. Ben bu kitabeyi 1967 yılında Caminin kapısında görmüştüm. Sonra Müftü Sali Hoca’ya gidip danışmış, Eski Cami ile ilgili sorular sormuş, Salname bilgileri için de bana “Bizim de bildiğimiz bunlardır” demişti.

Bolu Müstakil Mutasarrıflığı’nın 1916 yılında yayınladığı Salnamesi’nde Çaycuma için, “Muhtelif tarihlerde inkıbalata maruz bulunmuş olmakla beraber tarihi kıymeti haiz değildir” cümlesi var. Yukarıdaki “Yıkılan Eski Cami” ibaresi ile birlikte düşündüğümüzde, “Acaba Eski Cami de muhtelif tarihlerde inkıbalata/yenilenmeğe maruz kalan yapılardan mıdır?”sorusu takılıyor insanın aklına. Eğer öyle ise; bizim bildiğimiz bu Eski Cami’nin yerinde daha eski bir büyücek mescit/cami var mıydı? Eğer var idiyse, şehrin kuruluşu bir elli-altmış yıl daha geriye gidebilir düşüncesi de tırmalıyor insanın aklını. O zaman, Hacı Ali Bey de bu eski camiyi yıkıp, yerine kendisinin yaptırdığı camiyi dikmiş olmalı diye düşünüyor insan. Ancak bu konuda elde herhangi bir kayıt, belge yoktur.

Hacı Ali Bey, bizim bildiğimiz bu Eski Cami’yi 1819 tarihinde yaptırdığında vakfiyesi olarak karşı tarafına da birkaç dükkan ilave edilir. Bu yapılaşmadan sonra özellikle Cuma namazı bu yeni yapılan camide kılınmağa başlanır. Alış-veriş yapma işi “Pazar Yeri”de bu bölgeye nakledilir. Yeni yerleşim yeri, Çarşamba/Çaycuma, Aktaş ve Topbaşı tepeleri arasındaki dar vadide soluklanmağa başlar.

AKTAŞ ve TOPBAŞI

Aktaş Tepesi’nin en üst kısmında iri beyaz taşlar vardı. O nedenle adı bizim küçüklüğümüzden beri “Aktaş Tepesi” idi. Tepenin yamaçları ekim alanıydı. Bir yıl buğday, bir yıl mısır ekilirdi. Hasat sıralarında Veliköyü kızlarının hep birlikte söyledikleri türküleri hala anımsarım. Tepe ve aşağıları bizim çocukluğumuzda uçurtma uçurma alanıydı. Uçurtmalar da ikiye ayrılırdı: Büyük dörtgen ve altıgen kafalı olanlar ile küçük boyutlu gazete kağıdından yapılan “Şeytan uçurtması”adını verdiğimiz uçurtmalardı.

Topbaşı Tepesi adı ise, Ramazan aylarında iftar topunun atıldığı yer olmasındandı. Aslında top falan yoktu. Müfit Abi dinamit patlatırdı. Biz onu evin arka pencerelerinden, balkonundan dikkatle izlerdik. Müezzinler, Eski Cami’de Tevfik Hoca, Yeni Cami’de keskin ve güçlü sesli Müezzin Ahmet Amca idi. Onlar Cami şerefesine çıktıklarında, Müfit Abi hemen hazırlığa girişir, dinamiti ayarlardı. Hoca elini kulağına attığında, Müfit Abi kabloyu ateşler, Hoca Allahüekber dediğinde dinamit güüüüm diye patlardı.Biz çocuklar da bağırış çağırış “Top patladı” diye sofraya koşardık..

Topbaşı Tepesi çok dik biçimde inerdi aşağıya. Yüzeyi ağaçlık, ormanlıktı. Eski Zonguldak yoluna yakın kısımlarında çeşitli meyve ağaçları vardı. Üst kısımları ise meşe, gürgen, karaağaçlarla kaplıydı. O ağaçlarda ilkokul yıllarımızda ellerimizde tasmalarla/ sapanlarla/kuş lastikleriyle çokca kuş ve sincap peşinde koşarmuştuk. Bizim yukarıki bahçelerin karşı kısmında bulunan elma ağacının üst kısmında kiren/kızılcık ağaçları vardı. Mevsimi geldiğinde kirenleri, ellerimizdeki sepetlere toplardık. Sonra annem onları bir sıra işlem yaparak bulamaç haline getirir, sonbahar kış aylarında ekmeğimize sürer yerdik, şurup yapar içerdik. Tarlanın yan tarafındaki büyük ıhlamur ağacını da unutmuyorum. Çiçekleri açtığında büyücek bir kişiyi ağaca çıkarırdı annem, ıhlamur çiçeklerini toplatırdı. Sonra onları kurutur, özellikle sonbahar-kış aylarında ıhlamur çayı için hazırlardı.

BİR BAYRAM GÜNÜ

1964 yılı Şubat ayı olmalı. Ramazan Bayramı için Çaycuma’dayız. Çaycuma’nın çeşitli üniversitelere dağılmış gençleri, hem dönem tatili hem de Ramazan Bayramı nedeniyle “sevgili şehrimiz”e dönmüş durumdayız. Sabah erkenden kalkılmış, evin büyükleriyle “Bayram Namazı” için merkezdeki iki camiden birine gidilmiş, cemaatle namaz kılınmış, evlere gelinerek aileyle bayramcınınlaşılmış, keyifle sabah kahvaltısı yapılmıştı.

Evde dinlenme ve komşularla bayramlaşma faslından sonra çarşıya çıkardık. Biz gençler tıraşlı, takım elbiseli, kıravat-gömlekli, ayakkabılar boyalı halde evlerden çıkar Sarı Orhan’ın kahvesinde buluşurduk. Bu bayram günü de 7-8 kişilik gençler grubu bir araya gelmiş, kahvenin kapısı önüne gelmiştik. Tam içeri girecekken, Orhan Abi elleri arkasında tam kapının ortasında durarak bize baktı ve “Siz bu kahveye giremezsiniz” dedi? Bize, bu kasabanın çocuklarına, hem de Orha Abi..Nasıl olur yahu? Tabi biz bir gerildik. Her ne olursa olsun başka bir durumda biz o kapıdan içeri girerdik. Ama Orhan Abi’yi nasıl geçecektik..

Orhan Abi, “Siz bu kahveye giremezsiniz, çünkü sizin abileriniz bu kahvede oturuyor” dedi. Bu sözler üzerine biz duraladık. Hiçbir şey demeden/diyemeden oradan ayrıldık, yukarıki kahveye gittik. Orhan Abi, yaşça da bizden büyüktü. O zamanlar hepimizde öyle bir anlayış vardı. Gücümüzün yeteceğini bilsek bile büyüklere karşı çıkılmazdı, saygıda kusur edilmezdi. O yıllarda Çaycuma bir küçük kasaba idi. Herkes birbirini tanırdı. Yine bizim gençlik dönemlerimizde, o çarşı içinden sigara içerek, dumanlarını savurarak asla yürüyemez, geçemezdik. Bu bizleri tanıyan esnaflara, büyüklerimize saygı gereğiydi. Ben evli adamken bile sigara içerek geçemedim o çarşıdan. Kimse bizi uyarmazdı bu konularda. Ama biz, bizden öncekilerden öyle görmüştük, öyle de devam ettirmiştik..