Anamın yetiştiği yıllarda radyo, televizyon yoktu ve anamın hayatına girmedi bunlar. Anam için kimi kutsal günlerde ve gecelerde okunan Kur’an ve mevlitle radyo, son zamanlarında da televizyon çok değer kazanmıştı. Zaman zaman şarkı türkü pırogramlarında kulağına çalınan bir uzun hava, bir Azeri türkü, bir arabesk şarkı, yanık sesli bir hafız gözlerinin buğulanmasına yeter de artardı bile. Gözyaşları yağmur gibi düşerdi yanaklarından aşağıya. Değme bir sanatçı onun gibi kısa bir sürede ağlayıp gözyaşlarına boğulamazdı: “Sizin de ne derdiniz var e uşağım” diye sorar, gömülürdü beş oğlunu toprağa vermenin acısına.

Galiba millet olarak en iyi bildiğimiz iş ağlamak ve ölmekti. Hayatın anlamını bilmiyorduk, bilmediğimiz için de ölmeyi “yaman erkeklik, korkusuzluk, gözü peklik, yiğitlik” olarak algılıyor ve anlamlandırıyorduk. Oysa en büyük kahramanlık, insani erdemlerle hayatta kalabilmekti. Bilinçaltımız ölümlerle, savaşlarla, kara haberlerle dolu. Yaşamaya bile yer ayıramadık beynimizde. Bir düşünün, küçük çocukları severken bile, ya ısırıyor, ya kısıyor, ya da ağzını burnunu ovuşturuyoruz. Acıları şiddetin sarmalında boğmaya çalışıyor, sonunda da insan olmaktan çıkıyoruz. Ülke sorunlarını çözmeye terörle, öldürmekle başlıyoruz, aklı, bilgiyi kullanmıyoruz.

Yaşamayı, sevinci, mutluluğu,  sevmeyi o kadar çıkarmışız ki hayatımızdan, bu dünyaya ait zevke, mutluluğa “ayıp, günah” demişiz; gülmeyi “şeytanla ortaklık kurmak” olarak anlamlandırmış, kadınların gülmesini yasaklamışız. Ağlamaya, acı çekmeye hiçbir kısıtlama getirmemişiz; bir başına gülene “deli” demişiz, bir başına ağlayana ise “kim bilir ne sıkıntısı, ne derdi, ne acısı var” diye onur yüklemişiz…

Üç yüzyıldır ağlıyoruz, gözyaşı döküyoruz. Bir ara gülecek gibi olmuşuz, onların sayesinde sevincimiz kursağımızda kaldı. Güvenle baktığımız geleceğimiz elimizden alındı. Barış içinde yaşatanlar suçlandı, aşağılandı, eleştiri adı altında hakaretlere uğradı. Ülke becerisizlikleri, başarısızlıkları, basiretsizlikleri sayesinde kan gölüne döndürüldü, genç insanlarımız yüzlerle, binlerle ölmeye, öldürülmeye başlandı; çıkarları için, “ulufe dağıtır” gibi şehitlik dağıtarak insanlar susturuluyor. Ülkem “güvenli” olmaktan çıkarıldı. Emperyalistlerle yapılan işbirliği sonucu komşularımızdan hiç “dostumuz” kalmadı. Yatırımcılar güvensizlikten, turistler “can korkusundan” Türkiye’ye gelmek istemiyorlar. Halk köyünde, kentinde, evinde, barkında korku ve endişe içinde; tüm bu olanlar kimsenin umurunda değil; birkaç toplantı, telin ve lanetleme, birlik-beraberlik istekleri halka görev başında olduklarını göstermeye yetiyor. İnsanlar ölürlerken onlar hala “güç, iktidar ve başkanlık” peşindeler. Halka “terörü, sorunları, ölümü” gösterip başkanlığı yutturmaya çalışıyorlar.

“Sevr’i gösterip Lozan’ı yutturdular” diyenler, askerin başına geçirilen çuvalı, kozmik odaya girenleri, orduyu ele geçirip tutuklayanları” hiç görmediler; on yedi adaya çekilen Yunan bayrağını haber bile yapmadılar. İleri geri konuşanlar, Yunan Savunma Bakanına, “Lozan’ı beğenmiyorsanız Sevr’e geri dönelim” sözünü söyleme cesaretini verdiler. Bu söz, hala yanıtı verilmeyen bir sıkandal olarak “dışişlerinde” duruyor.

Sıfır terörle geldikleri iktidarda, kırizden yeni çıkılmış olunmasına karşın, “bir Telekom’un satışıyla” tüm borçlar ödenecekken, tüm Türkiye satıldı, Cumhuriyetin kazanımları satıldı, yine de borç bataklığından kurtulamadılar. İktidar Yollarında “beraber yürüdükleri, beraber ıslandıkları” ortağıyla “bölüşüm savaşında” kanlı bıçaklı oldular; teslim ettikleri orduyu, emniyeti, istihbaratı, milli eğitimi, milli savunmayı, adaleti ele geçirebilmek için “akılsızlıklarını, basiretsizliklerini, beceriksizliklerini “aldatıldık, kandırıldık” masalıyla örterek, devleti, yeni tarikat ve cemaatlere teslim etmeye çalışıyorlar.

Terör “çanımıza ot tıkarken” onlar “başkanlık” savaşını sürdürüyorlar.

Başkanlıkta hangi sihirli değnek, hangi “hokus-pokus” var ki, çözemedikleri, rahata huzura kavuşturamadıkları Türkiye’yi bir değnek sallama ile refaha, huzura kavuşturacak, terörü bitirecek, sanayiyi, tarımı, hayvancılığı üretimi şaha kaldıracak, işsizliği yok edecekler? Türkiye tüketimden üretime geçecek, okul bitiren gençlerim iş bulacak, polisim, askerim, sokakta yürüyen yurttaşım ölmeyecek, tırafik kazaları bitecek, dağ başında çobanım donarak ölmeyecek, madenler güvenli iş yerleri olacak, vinçler devrilip işçiler, tersanelerde, yurtlarda çıkan yangınlarla çocuklar, insanlar ölmeyecek değil mi?

Şimdi haberler korkunç acılarla dolu. Her akşam televizyonlar kara haber tellallığı yapıyorlar, türkülerin, şarkıların, eğlenmenin de bir anlamı kalmadı. Hep acı ile örülü olanlar, uzun havalar çalınsın bize. Umarsızlıktan ağlamak istiyorum.

Barış, esenlik ve sevgi diliyorum…

NOT: Yılbaşından önce yazıldı.