Sanayi devrimini gerçekleştiren ülkeler “ucuz emeği” ve “ucuz hammaddeyi” halklarından ve sömürgelerinden temin ediyordu. Makinenin-fabrikanın üretimi ihtiyaç fazlası yarattığı için “sanayileşmeyen ülkeleri” yeni pazarlar olarak kullanıyordu.

19.Yüzyılın başında Avrupa’nın güçlüleri İngiltere ve Fıransa’ydı. Gücünün ayırtına varan dünyaya hakim olmaya çalışıyordu. Güçlüler savaşı düşündükleri kadar barışı düşünmüyorlardı.

Sanayinin gücünü ele geçiren Napolyon, tüm Avrupa’yı, Almanya’yı çiğneyerek Moskova’ya kadar ulaştı. Kış, açlık ve Moskova yangını Napolyon’u yendi. Sarsılan Fıransa Almanya’nın önlenemez yükselişini seyretti. 1870’te Almanya Fıransa’yı, Paris’i işgal etti. Fıransa sanayice gelişmiş ve zengin olan Alsas-Loren bölgesini Almanya’ya vererek barış yapmak zorunda kaldı.

Çıkarlar ülkeleri karşılıklı yakınlaştırdı ve ittifaklar kurdurdu. İngiltere, Fıransa ve Rusya Osmanlı’ya fil oldular. Ezmek, bölmek, parçalamak, yok etmek, yutmak için kirli, gizli, pis ve iğrenç antlaşmalar yaptılar.

Sanayileşme sürecini çok hızlı bir biçimde yaşayan Almanya, silah, çelik ve kömür üretiminde nerdeyse en güçlü İngiltere’ye yaklaştı. Çıkar ortaklığı İtilaf Devletleri bıloğunu oluşturdu. Bu oluşum Almanya’yı yalnızlaştırarak yeni bir guruplaşmanın içine itti. Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı ile İtilaf Devletlerinin karşısında yerlerini aldılar. Osmanlı zaten 1838 Baltalimanı Antlaşmasıyla İngiltere’nin açık pazarı durumuna gelmişti. Bu kez Osmanlı Almanya’nın açık pazarı oldu. Ardından da İstanbul-Bağdat demiryolu ihalesini aldı.

Güçlüler, aldıkları yetmiyormuş gibi daha sonra aralarına katılan İtalya, Yunanistan ve Müslüman Şerif Hüseyin’e kirli ve gizli antlaşmalarla Osmanlı topraklarını peşkeş çektiler.

Savaş tanrıları senaryoyu yazmış, sıra sahneye koymaya gelmişti. Sahne bahanesiz açılmazdı. Herkesin üzerinde “hemfikir” olacağı bir savaş nedeni yaratılmalıydı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun veliahdı, Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülünce insanlığın birbirini katledeceği savaş başladı.

Fıransa Alsas-Loren’i Almanya’dan geri alma peşinde; Rusya hayallerini kovalıyor, İngiltere-güneş batmaz imparatorluğunun üstünde güç tanımıyor; Almanya yeni pazarlar, yeni sömürgeler, yeni hammadde kaynakları arıyor… Osmanlı mı? O da azgelişmişliğin, hiç üretememenin, borçların, kapitülasyonların, isyanların pençesinde ayakları üzerinde durmayı beceremiyor. Umarsızlıklarıyla Balkanlarda utanç verici bir biçimde yenilmiş, Tırablus’u, Bingazi’yi, 12 Ada’yı İtalyanlara vermiş; “siyasetle, okumuş, okumamış subay” ayrımıyla orduyu yok etmiş. Osmanlı o kadar acz içerisinde ki, parasını peşin ödediği savaş gemilerini, alıp getirecek subaylarını göndermiş olmasına karşın İngiltere’den yüzdürememiştir.

Geleceğe dönük politikaları olmayan Osmanlı, birilerinin politikaları peşinde kendine yer aramaya çalışmış, hesapta kitapta olmayan kararlarla, rüzgarın önündeki kuru yaprak misali savrulup gitmiştir. Alamadığı iki savaş gemisi yerine “Osmanlı bayrağı çekilmiş, askerlerine Osmanlı üniforması giydirilmiş Goben ve Bıraslav zırhlıları” savaş nedeni sayılmıştır. Hiçbir hazırlık yapılmadan, salt “Almanlar yardım gönderecek” diyerek, Almanların yanında yer almak ne demekti? Bunun yanıtı bu zamana kadar verilemedi.

Senaryoyu yazanlar, en ağır koşullarda, Türk’ü yok olmakla karşı karşıya bırakan barış antlaşmasını imzalattılar. Sonuç Mondros’tu, sonuç Sevr’di… Sonuç Osmanlı’yı ezen, paylaşan ve yok eden emperyalist fillerdi… Atatürk’le bir nefes aldık, ama o nefesi hala hak etmeyenler var.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…