VI-VIII yüzyıllarda Ortaasya’da devlet kuran, hüküm süren ve nasıl devlet kurduklarını, tarihlerini, düşmanları ile yaptıkları savaşları, yaşama kültürlerini, kendilerinden sonra gelecek kuşaklara öğütlerini anlattıkları  Bilge Kağan, Kültigin Kağan ve Vezir Tonyukuk adlarına dikilen Köktürk Yazıtları’ndan Kültigin yazıtının Güney yüzü şu cümlelerle başlar:

           Tengri teg tengride bolmuş Türk Bilge Kagan bu ödke olurtum. Sabımın tüketi eşidgil.. Ulayı ini yiginüm, oglanım, biriki oguşum, budunum Şadapıt begler, yırıya tarkat, buyruk begleri..Otuz.. Otuz-Tokuz- begleri budunı, bu sabımın  edgüti eşid. Katıgdı tınla!..” (Prof.Dr.Saadet Çagatay- Türk Lehçeleri-TTK.1963-Ank.)

Bu günkü dille:

             Tanrı gibi gökte olmuş(yaratılmış) Türk Bilge Kaganı bu zamanda (tahtıma) oturdum.  Sözümü sonuna kadar dinle, işit!..  Küçük kardeşim, yegenim, oğlum, berideki soyum, ulusum, güneydeki Şadapıt beyleri, kuzeydeki  tarkat buyruk beyleri, Oğuz-Tokuz beyleri budunu bu sözümü iyice işit, dikkatle dinle!

           ***

          “585’te Çin imparatoru, yazdığı mektupta Göktürk Kağanı İşbara’ya “Büyük Türk Kağanı” diye hitap etmekteydi. Kağanın cevabî mektubunda ise, “Türk’ün Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti” deniyordu. Dilleri Türkçe olan Göktürkler; Bizans kaynaklarında “Torki”, Arap kaynaklarında “Etrâk” (Türkler)  olarak tanımlanıyordu. (Bülent Tokgöz / Şair-Yazar- Orhun Yazıtları'nda Türklük Bilinci-09.10. 2020).

***

Yukarıdaki metinde Kültiğin Kağan kendini “Tanrı gibi, Tanrı tarafından yaratılmış Türk Bilge Kağan” olarak tanımlıyor. Bu bilgilerden “Türk” adının 6. Yüzyıldan bu yana ulus ve devlet adı olarak kullanıldığını görüyoruz. Ayrıca bu Köktürkler’in dilleri de Türkçe’dir. Yazıda, konuşmada kullandığımız Türkçe. Bu günki dilimizin kökeni de orası, oradan geliyor. Bir kaç sözcüğü ve kuralı öğrensek bu metinleri hepimiz çözebiliriz.

 Biz işte bu soydan gelmekteyiz, alfabeler değişiklik gösterse de aynı Türkçe’yi konuşup yazmaktayız.

***                                           

Çok yıllar önce..Çaycuma’dan bir pikaba atladık, Devrek’e gidiyoruz. Önce Tefen’e gideceğiz, orada trenden gelecek yolcuları bekleyen Devrek dolmuşlarına bineceğiz. Pikap dediğim yük taşıma için yapılmış. Ama Türk zekası, aracın arkasına kapalı bir kasa yaptırmış, yanlara  karşılıklı oturma için birer uzun tahta yerleştirmiş, oralar dolunca ayakta da yolcu alınabiliyor. Ben de bu son gruptanım. Oturma  yerlerinden birinde 55-60 yaşlarında, başında sarığı, uzunca sakallı, sırtında uzun bir paltosu olan bir adam oturuyor. Yanında da ayakta biz yaşlara yakın gençten biri var. Birazdan genç olanın hafız, ötekinin de imam olduğunu anlıyoruz. Araba hoplaya zıplaya giderken gençle laflamağa başlıyoruz. Biraz sonra gence, “Önce Türk sonra mı müslümansın? Yoksa önce müslüman sonra mı Türksün?” diye bir soru soruyorum. İmam olan soruyu duyunca genç hafıza, “Konuşma şu kafirlerle”dedi. Ben “İmam Efendi ağzından çıkanı kulağım duysun” diye sertleşmeğe başladığım anda arkadan bizden büyük bir ağabey, “Kaale almayın şu adamın laflarını, gençler size söylüyorum” diye bizi de uyardı.

***

Aşağıdaki anektod da günümüzün bilinçli “Arapçıları”na iyi ve anlamlı bir örnek olabilir:

Bir gün Pîr-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevî Hazretleri’ne sormuşlar:
– “Müslüman mısın?”.

–“Elhamdülillah Türk’üm, Müslüman’ım.” demiş. met
– “Neden Türklüğü katıyorsun, biz dinini soruyoruz.” demişler.
–  “Türklük kaderdir, din tercihtir”  demiş.

Hoca Ahmed Yesevî, tasavvufî düşüncelerini Türkçe ve sade şiirler ile anlatmış, “hikmet” adı verilen bu şiirler zamanla toplanarak "Dîvân-ı Hikmet adlı eseri meydana getirilmiştir. Ahmet Yesevi, dönemin din ve kültür dili olan Arapça ve Farsça yerine, anadili Türkçeyi kullanmış, Türkçeyi bir ilim,   irfan dili haline getirmiştir. Sohbetlerinde ve söylediği  hikmetlerinde  geniş kitleleri etkileyen ilk Türk mutasavvıfıdır.

***

Aramızda yazar, gazeteci, politikacı, iş adamı ve bu gibi sıfatlar taşıyan günümüzün türeme “Arapçıları” her ne kadar arada bir “Ben Türk değilim”, “Bu Türklük de neymiş”, diyen, diyebilen inkarcı soytarılar, dinci yobazlar varsa da gerçek budur.

Bu tartışma özellikle “Andımız”ın okunup okunamaması konusundaki tartışmalar arasında da yoğunlaştı.”Türküm, Türküz” demeyi “ırkçılıkla” eş anlamlı tutanlar, tarihe damga vuran bir soydan geldiklerinin bilincinde olamayanlar olmalıdır.

Osmanlı kafası, Türklüğü red ve inkar etmiştir, aşağılamıştır. Etrâk-ı bî idrak (idraksiz, anlayışsız Türk) demiştir. Oysa Anadolu insanı Türklük’le müslümanlığı kendi ruhunda, bilincinde birleştirerek yaşamayı bilmiştir. Toplumumuz  “Ne mutlu Türküm diyene” demeyi, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet aydınlığı ile öğrenmiş, benimsemiş, özümsemiştir.

 MUSTAFA ÖZDEMİR İÇİN

Gazetemiz Yazı işleri Müdürü Mustafa Özdemir geçtiğimiz hafta beklenmedik biçimde gözaltına alınmış, sonra tutuklanmıştır. Anladığım kadarıyla haber peşindeyken, kendisine kurulan çirkin bir kumpasa düşürülmüştür. Alelacele tutuklanmasının hukuki gerekçeleri nelerdir bilmiyoruz. Ama o günden beri görüyoruz ve anlıyoruz ki Mustafa Özdemir yalnız değildir. Basında ve sosyal medyada yazılanlar bunun  göstergesi sayılır. Her şeyin güzel olacağı günleri iple çekiyoruz. Mustafa’nın hal-i ahvaline çok uyan bu dizelerin mapushane kapılarını açmasını bekliyoruz..  

          Her çeşitten insan gördüm yaşam içinde

          Hançer de yedim gül de açtı  bahçemde

          Dönmedim hiç hak bellediğim yoldan (H.K.)

Gazeteci Mustafa Özdemir!’i, Şair Yılmaz Odabaşı’nın iki dizesiyle selamlıyorum:

Yaslı bir kışa rehin düşse de günler,

Kalbindeki tomurcuğu bahara büyüt;