Temel eğitim sorunu, felsefe ve düşünce olarak, “nasıl insan yetiştirmek” isteniyor sorusundan yola çıkılarak çözülür. Gelişmiş, ileri, çağdaş ve üretken toplumlara bakıldığında, aklı, bilimi, bilimsel yöntemleri kullandıklarını görüyoruz. Bu insanların 18.Yüzyılda din düşüncesini terk ettiklerini, laisizmle insanın istediği dine, mezhebe inanmakta özgür bırakıldıklarını görüyoruz. Birbirlerini sevmek zorunda olmadıkları, fakat birbirlerine saygı duymak zorunda oldukları, insan haklarını çiğnemenin suç olduğu, toplumsal kurallara-yasalara uymak gerektiği, ulusal dillerini, kültürlerini, çıkarlarını korumanın birincil görev olduğu, sosyal ve kültürel yaşam tarzına uyulması gerekirliliği öğrencilerine verilmektedir. Hele özgürlüğün asla ahlaksızlık, terbiyesizlik, küstahlık ve suç işlemek olmadığı hava kadar, su kadar doğal olduğu hem toplum, hem de öğrenciler olarak içselleştiriliyor.

 

Her öğrenciye yetenekleri ve istekleri doğrultusunda mesleki tercih yaptırıyorlar.

 

Hakkı, hukuku, adaleti, aklı, bilimi, doğruluğu, dürüstlüğü, bireyin yasal haklarını ve yalan konuşmamayı yaşamın olmazsa olmazları olarak görüyorlar.

 

Ciddi anlamda okul Osmanlılarda 19.yüzyılın son çeyreğine doğru açılmıştır. O zamana kadar Kur’an kursları, bireysel yetiştirme (ev okullar), tekke, tarikat ve medreselerin dışında okul olmadığı gibi “müspet bilime ve akılcılığa” da yer verilmemişti. Azınlıklar okullarını çoktan Osmanlı topraklarında açmışlardı.

 

Medrese ulemasının ve devlet yönetiminin, çağı yakalamak, toplumun “akla ve bilime göre” aydınlatılmasını sağlamak gibi bir sorunu olmadığı gibi okul işini “tekkeler, tarikatlar, zaviyeler, medreseler” üstlenmeye çalışıyordu. Oralarda eğitim “çağın akıl, bilim, teknolojik gelişmelerine, ulusal dile, kültüre, politikaya” göre değil, zamanın dışında kalan şeyhin-şıhın, ulemanın(!) bilgi, düşünce, inancına ve yorumuna göre, anlamadan, ezbere yapılıyordu.

 

Altyapısı olmayan III. Selim ve II. Mahmut’la başlayan ve devam eden “Avrupa’dan uzman asker getirtme ve Avrupa’ya öğrenci gönderme işi sonraki yıllarda da sürmüştür. Ne var ki, bu öğrenciler, Japon öğrenciler kadar başarılı olamamış, birer “bilim insanı” olarak İstanbul’a dönememişlerdir. Çünkü bugün olduğu gibi, o gün de “akla, bilime, bilimsel düşünceye” inanılmıyordu. Gelen uzmanlarla da Osmanlı değirmenini döndüremedi.

 

Japonya’nın başarısı insanımız tarafından “mucize” olarak adlandırılırken, aslında yapılan 18.ve 19.yüzyılda İngiltere’nin, Almanya’nın, Fıransa’nın, daha sonra aralarına katılan Rusya ve diğer sanayi devrimini gerçekleştiren ülkelerin yaptıklarından farklı değildi: Akıl, bilim, teknoloji sayesinde “sanayi devrimini” topraklarına getirmişlerdi. Bu ülkeler cayır cayır gelişir kalkınırken, ihtiyaç duydukları araç-gereçleri, silahları üretirken, Osmanlı, I.Dünya Savaşına girmeden peşin parayla sipariş verdiği savaş gemilerini dahi İngiltere’den alamayacak kadar acze düşüyordu. Yunanistan, Averof adlı üstün yetenekli bir savaş gemisiyle Ege Adalarını işgal edebiliyor, Japonya 1905’te üstün teknolojik güçle Rusları Uzakdoğu’da ağır yenilgiye uğratabiliyordu.

 

Mustafa Kemal Atatürk “çağı çok iyi bildiği ve anladığı için” tüm yokluklara karşın, ihtiyaç duyduğu insanları yetiştirecek okullar açtı, Cumhuriyet’in ekonomik, toplumsal ve sanayi sorunlarını giderecek öğrencileri Avrupa’ya gönderdi. Dar-ül Fünun’u Batılı anlamda üniversiteye dönüştürdü. 1936’dan sonra Hitler’den kaçan bilim insanlarını Türk Üniversitelerinin geliştirilmesi için kadrolarına kattı. Eğitimi-öğretimi kolaylaştırmak için Latin harflerine geçti. Türk dilini ve tarihini araştıracak “tetkik cemiyetlerini” kurdu. Tek rehberin-hakiki mürşidin-bilim olduğu düşüncesiyle “aydın bir ülke yarattı.”. “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yetiştirmek için öğretmeni görevlendirdi. Kaliteli, nitelikli, becerikli, akıllı, soran, sorgulayan, “yurtsever”, özgür insan yetiştirmek için var gücüyle çalıştı.

 

Çağı anlamayan, kavramayan, çağın dışında kalan, özellikle din satan tekke, tarikat, zaviye, türbe ve cemaat ehli Atatürk’e düşman oldu. Sanayi devriminin her türlü nimetinden 7/24 yararlanan bu “zevat” Atatürk’e düşmanlıkla bilime, teknolojiye, sanayiye düşman olduklarının ayırtına bile varamadılar. Bugün de cehaletleri süren bu insanlar, Türkiye’de “çağdaş eğitim kurumlarını ve çağdaş eğitim düşüncesini korumadılar. Aklın, bilimin olmadığı yerde, eğitim, öğretim olmaz. Bu iş, vakıfların, derneklerin, tekkelerin, tarikatların, cemaatlerin işi değil, bilim insanlarının, uzmanların, üniversitelerin, ulusal çıkarları öne çıkaran ulusal politikaların ve bilimin işidir. ”

 

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın…