Uzun süredir iktidarı elinde bulunduranlar, her neye “sorun” diye el atmışlarsa, “çözmek” şöyle dursun, “sorunu” daha da karmaşık, daha da “çözümsüz” bir duruma getirmişlerdir. Bu durum “bilgi, bilim dışı” heveslerden, halkın desteğinin çokluğu ve cehaletin verdiği “megalomaniden” kaynaklanmaktadır. “Bu kadar oy alıyorsak, sorunları da çözeriz” düz mantığının sağladığı özgüvenle yola çıkıyorlar, başarısız oluyorlar ve aldıkları kararlardan caymak zorunda kalıyorlar.

Bilgisiz, cahil, beceriksiz, yoldan yordamdan, bilimsel yöntemlerden haberi olmayanların, tarikat, cemaat, mezhep duvarlarının dışına çıkamayanların, ellerinde inançlarından başka hiçbir marifeti bulunmayanların, çağdaş eğitimi-öğretimi algılamaları ve Türk eğitiminin sorunlarını çözmeleri mümkün değildir.

Türkiye çok büyük bir ülke, Türkler çok büyük bir millet, Türkiye Cumhuriyeti çok büyük bir devlettir… Taşıdığı “inanç ve kanaatten” ötürü bu yüceliğin ayırtına varamayanlar, hele ömürlerinde bir kitap okumayanlar, okuduklarını anlamayanlar, her nereye el atarlarsa atsınlar gerçeği göremeyecekler ve hep yanılacaklardır.

Ortadoğu coğrafyası, içinde barındırdığı ülkelerle birlikte bir yığın siyasal, sosyal, ekonomik, etnik, inanç ve kültürel sorunları yüzyıllardan bu yana beraberinde taşımaktadır. Bu sorunları çözmek, belli temellere oturtmak, ülke insanının hizmetine sunmak, dünyanın, bölgenin sorunlarını evrensel boyutta “çok iyi bilen yetişmiş beyinleri” gerektirir. Halkın desteğini almak, siyasi gücü elinde bulundurmak, bilmedikten sonra inançlı olmak, sorunların çözümü için yeterli değildir. Bilgiyi, bilimi, bilimsel yöntemleri, araştırmayı, dünya ülkelerinin benzer sorunları nasıl çözdüğünü bilmek gerekir.

Pek çok konu, pek çok sorun karşısında bilinçsiz, bilgisiz, yetersiz, yeteneksiz ve beceriksiz kalıyorlar. Hazır, ithal, üretime dayalı olmayan, bavullarla dışarıdan gelen, kaynağı belli olmayan “sıcak paralar” ile ekonomik istikrarı(!) sağlamayı başarı sayıyorlardı. Çünkü borçlar ödeniyor, ithalat yapılıyor, dış ticaret açığı büyük ölçüde turizmle kapatılıyordu. Zamlar yapılmadan, vergiler artırılmadan idare ediliyordu. Sıcak para muslukları kapandıktan, otuz milyar doların üzerinde turizm desteği ortadan kalktıktan, otuz beş milyar dolar Suriyelilere yedirildikten, seçim için ülke kaynakları çarçur edildikten, onca uçak ve resmi araç alındıktan sonra, tüketime, ithalata dayalı “israf ekonomisinin” ayakta durma olanağı kalmadı. Bunun için zamları ve vergileri korkunç derecede artırarak “açığı kapatmaya”, ekonomiyi döner duruma getirmeye çalışıyorlar. Üretime dayanmayan her ekonomi için bu, bir kısır döngüdür ve Türk ekonomisi o çıkmazın içindedir. Tüm politikalar “ithalatla geçici önlemlere” değil, doğrudan doğruya “iç üretimi artırmaya” yönelmelidir.

Örneğin eğitim-öğretim sorunu: On beş yılda “yazboz tahtasına” döndürüldü. “Yenilik” diye getirdiklerinin ne ülke, ne de dünya ölçeğinde hiçbir bilimsel değeri olmadı, beğenilmedi, yine kendileri tarafından uygulamadan kaldırıldı. Salt siyasi istek ve arzuları tatmin için alınan bu kararlar halka “yaparız” kararlılığında mesaj vermekten öteye gitmedi. “Biz biliriz, biz yaparız, biz başarırız” inancıyla bilimsel temele ve bilimsel yöntemlere dayanmayan “akşamdan alınıp sabaha cayılan” kararlar olmaktan öteye geçmedi. Okullar daha “yetkin ve yeterli” duruma getirilmesi gerekirken, tekkeler, tarikatlar, Kur’an kursları ön pılana çıkarıldı; eğitim-öğretim onlara bırakıldı. Her konuda olduğu gibi eğitim-öğretim konusunda da çok yetersiz ve başarısız oldular. Oysa “eğitim-öğretim klasik ve gelenekseldir.” Birkaç yıl uygulanıp iptal edilen kararlar milli eğitimi, ilk, orta ve yükseköğretimi allak bullak etti. İnsanların kafasında “model tip” diye bir şey bırakmadı. Çocuklar ve veliler “güvensizliğin ve belirsizliğin” içine yuvarlandı. Olan çocuklara ve ülkenin geleceğine oldu. İktidarın böyle bir kaygısı olsaydı “milli eğitimi” “yazboz” tahtasına döndürmezdi. Okulların eksikleri giderilir, dünya ölçeğinde “başarılı insanlar yetiştirecek düzeye” çıkarılırlardı. Bu başarıda hiçbir okulumuz kalmadı.

Sıloganla işleri yürütmeye çalışan iktidar, yalanın balonu sönünceye kadar kendini güçlü hissediyor. Balon sönünce de, bir kararla başka uygulamaya geçiyor. Ama “dindar ve kindar nesil yetiştirmek” inancı ve düşüncesi hiç değişmiyor. Birazcık düşünülünce “hiçbir dindarın-militan dinci değil-kindar olmak, çocuğunu da kindar yetiştirmek isteyeceğini” hayal bile edemiyorum. Çünkü kindar, “kinci, kin tutan, kinli, öç almak isteyen, içinde kin ve garez besleyen, öç ve intikam almaya düşkün” anlamlarını içermektedir. Mevlana’nın “ne olursan ol / yine de gel “diyen çağrısına hiç uyuyor mu? Hiç dindar Müslüman, birine kin, düşmanlık besleyebilir mi? Kinle yoğrulan insanlar beyinlerinde sevgiye, hoş görüye yer ayırabilir mi?

İnsan yetiştirmenin amacı, “bilmek, becermek, ihtiyaçlarını karşılayacak düzeye gelmek, başarmak; tanımak, öğrenmek, uygar olmak, uygarlığın gereklerini yerine getirmek; bireysel ve toplumsal sorunları çözecek düzeye çıkmak, tek insanda tüm insanlığı görebilmektir.”

Ne demek “dindar ve kindar olmak?” Hangi ana baba çocuğunda “kini, nefreti, düşmanlığı, öç almak isteğini görmek ister? İnsanın hayatı hep savaş, düşmanlık, ölüm ve kan mı kokacak? Neden barışa, sevgiye, kardeşliğe, insanca yaşamaya yer olmayacak? Kinin olduğu yerde bunlar barınamaz. Kin, savaşa, kavgaya, düşmanlığa, teröre ulaştırır insanı. Zaman zaman tanığı oluyoruz “kindarların tarihe, tarihi anıtlara nasıl saldırdıklarına ve nasıl insan başı kesip, domuz bağı ile insanları öldürdüklerine. ” Anlaşılan o ki, kimilerince benim ülkemde hala “insan keşfedilmemiş”, hala insani değerler ve erdemler öğrenilememiş. Dini, “akılla, bilimle, bilgiyle değil, kinle” vermeye kalkıyorlar. Oysa çağdaş eğitim-öğretim “akla, bilime, toplumsal ve evrensel değerlere” dayanır. Evrensellik, hiçbir etnisitenin, dinin, mezhebin, tarikatın duvarları içine hapsedilemez.

Bilimsel öngörüleri bulunmadığı, bilimsel verilere dayanmadığı için akşam verilen kararlardan sabah cayılıyor. Zaman zaman ekranlara düşen “eğitimde, kültürde ve sanatta çok başarısız olduk” sözleri bilgisizliğin, beceriksizliğin ve çaresizliğin anlatımıdır. Sorunlara kalıcı çözüm üretmek, beceriksizliği ve başarısızlığı yenmek, bilmekten, bilimsel düşünmekten, bilimsel yöntemleri uygulamaktan, ayrımcılık yapmadan, herkese eşit uzaklıkta durmaktan, yani “laik” olmaktan geçer.

Bir pırofesör “cahil kesimin ferasetine güveniyorum, ülkeyi cahiller ayakta tutar. OKUMA ORANI ARTTIKÇA BENİ HAFAKANLAR BASIYOR” diyebiliyorsa ve bu adam üniversitede ders verip öğrenci yetiştiriyorsa, ben nasıl “vahlanıp” saçımı başımı yolmayaym. Vah ki vah benim ülkeme, benim insanlarıma! Gerçekten bu kafalarla ayakta kalabilmemiz bir mucize… Bunlarla mı “eğitim-öğretim sorununu” çözeceğiz?

Barış ve esenlik dileklerimle sevgiyle kalın.