Röne Dekart, “şüphe etmeyi” “düşünmenin” ön koşulu saymış, “şüphe etmek düşünmektir” demişti. Şüphe etmeyen soru sorarak öğrenmiyor, yanıt arayarak kafasını aydınlatmıyor, “inanıyor” inanan da “düşünmüyor” demektir. Dekart, “var olmak” nedenini “düşünmek” olarak gösteriyor; “düşünmek var olmaktır” diyor: Var olmanın önkoşulu düşünmekse, düşünmenin önkoşulu da öğrenmektir. “Düşünüyorum, o halde varım.” Yani, düşünmeyen var olamaz.

Peki öyle ise, günlük hayatta düşünüyor muyuz; düşünmeye-kafa patlatmaya ne kadar zaman ayırıyoruz? Düşünmek, “varlığa ve yokluğa” soru sormak ne kadar zamanımızı alıyor? Zamanımızın ne kadarını soruya ve araştırmaya ayırıyoruz, ne kadar var oluyoruz?

Röne Dekart “şüphe temek düşünmektir; düşünmek var olmaktır; düşünüyorum, o halde varım” diyor, bunun için: İki haftada bir kitap, günde iki gazete, ayda bir sanat ve düşün dergisi alıp okuyor; sinema, tiyatro gibi izlencelere gidiyor muyuz? Dekart’tan yaklaşık dört yüz yıl sonra gelen(31 Mart 1596-11Şubat 1650)bizler için “düşünmek”, “öğrenmek” ve “var olmak” ne anlam taşıyor? Yani biz “düşünüyor muyuz?”

Düşünmek ne demektir? “Bir sonuca varmak amacıyla bilgileri incelemek, karşılaştırmak ve aralarındaki ilgilerden yararlanarak düşünce üretmek, zihni yetiler oluşturmak, muhakeme etmektir.” Yani temel bilgileri almak, bilgiler arası bağlantılar kurmak, karşılaştırmak, akıl yürütmek, sonuca ulaşmak; düşünmenin koşullarıdır. Bu yol izlenirse, beyin düşünce üretir. Soru olmayan yerde-öğrenme-cevap, cevap olmayan yerde bilgi, bilgi olmayan yerde de düşünce olmaz. Çünkü bilgi, beynin ham maddesidir.

Karar bir sonuçtur. Karar vermeden, “evet, hayır” demeden önce veya biri, bu en yakınımız da olabilir, bir şey söylediğinde, “düşünmem lazım” diyor muyuz? Yoksa bir “hesap kitabın içine” girmiyor muyuz? İçinde bulunduğumuz konuyu “algılayabilmek” için birtakım veriler, bilgiler toplayıp içimizdeki “kuşkuları” dağıtacak, bizi gerçeğe götürecek, “bu, benim doğrumdur; bu, benim bilgimdir” dedirtecek kararlara ulaşabiliyor, “kararsızlıklardan” kurtulabiliyor muyuz? Bilgiler toplayıp aralarında bağlantılar kurarak akıl yürütebiliyor muyuz? “Kuşkular-şüpheler, acabalar, nedenler, niçinler, nasıllar” kafamızı ne kadar uğraştırıyor? Yanıt aramak ve bulmak için neler yapıyoruz? Sorular yanıtsız kalıyorsa, önyargılara yer veriliyorsa, bilgi önemsenmiyorsa, orada öğrenme, düşünce olmaz.

Bilgi, “deney, gözlem, inceleme, araştırma” sonucu elde edilen akla uygun doğrulardır. Bilgide “söylence, söylenti-rivayet, dedikodu” yoktur. Kişiden kişiye, toplumdan topluma göre değişmez. Bilimin yöntemleri, ulaştığı sonuçlar bellidir; herkes için geçerlidir, yani evrenseldir.

Bilgi ile kuşku, bilgiler arası bağlantı ve akıl yürütme, karardan önce “neden, niçin, nasıl, ne zaman” diye hesap geçiyor muyuz? “Düşünüyorum, o halde varım” diyebiliyor muyuz? “Öğreniyorum, biliyorum; beni aldatıp kandıramazsın, bana yalan konuşamazsın” diyebiliyor muyuz? Türkiye “düşünen, soran-sorgulayan insanların ülkesi” olacak mı? “Ben kendimin çobanıyım, başka çobana ihtiyacım yok; insan güdülmez, ancak hayvanlar güdülür, hani biz eşrefi mahlukattık” diyebilecek miyiz?

Osmanlı “reaye, raiye” dedi halkına; raiye bir yerde “halk” anlamını gelirken, bir yerde de “güdülen sürü, hayvan sürüsü” anlamını taşımaktadır. İşinize geldiğinde “eşrefi mahlukat”, işinize geldiğinde de “sürü-hayvan” diyeceksiniz; böyle ikiyüzlülük olur mu?

Ayıbın, günahın, yasağın, haramın, geleneğin, göreneğin, yasaların, anne ve babaların ördüğü duvarların arasında, “öğreniyorum, düşünüyorum, biliyorum ve varım” diyebilmek güç ister, beyin ister, yürek ister, yaşamak tutkusu ister. Öğrenen, bilen ve düşünen insanda “güç de vardır, beyin de vardır, yürek de vardır, yaşamak tutkusu da vardır ve o insan güçlüdür.

“Kendisi olmayanlar, el alem ne der” düşüncesine göre yaşayanlar, kendi hayatlarını yaşayamazlar, ıskalarlar. Kendi hayatını yaşamak isteyenler, kendi doğrularına, kendi yanlışlarına göre hareket etmelidirler. Kendi beyinleri ne diyorsa onu yapmalıdırlar. Aksi halde kim için yaşamış, kim için ölmüş olacaklar? Ve her insan “kendim için yaşamalıyım” diyebilmelidir, kendini var etmelidir.

Barış ve esenlik dileklerimle…