Tüm dostlar, yazar-çizerler, bilim insanları, kitaplar, “bir ülkede ekonomi kötüye gidiyorsa, tüm ölçütler uçuruma yöneliyorsa, orada iktidar mutlaka değişir” diyorlar. Ama benim ülkemde değil ekonominin kötüye gidişini, yangının bacayı sarışını, alevlerin, dumanların her yanı kaplayışını kimseler(?) görmüyor ve sahte mutluluklarla söylenecek söze ihtiyaç bırakmıyorlar.

Üretim ters yüz edilmişse, ihtiyaçlar ve fiyatı artan mallar ithal edilerek karşılanmışsa, gırtlağa kadar borca gömülmüşse, dış ticaret açığı hat safhaya ulaşmışsa, üretimi artırmak için etkin ve gerçekçi-kısa-orta-uzun vadeli politikalar devreye sokulmamışsa, sandıkta hesap sorulmaz mı?

Sıkıntısını yaşadığımız için söylüyorum: Kötü yönetilmekten, akılcı ve bilimsel olmayan keyfi politikalardan ötürü buğday, pamuk, nohut, mercimek, fasulye, pirinç, saman, et ithal eder duruma gelinmiş. Şimdi buna bir de patates ve soğan eklenecek… Bunları, benim halkım hak etmiyor, göremiyor da. Hani tarımda, dünyada kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biriydik?

Enflasyon, döviz, borç, faiz ve işsizliğin rekor kırışı ekonominin uçuruma gidişinin çan sesleridir. Eylülden buyana dolar karşısında Türk lirası %30 değer kaybına uğradı. Faizler %13.5ten %20’lerin üzerine çıktı. Dünyanın en pahalı mazot ve benzinini kullanıyoruz. Satın alınan ve fiyatı artmayan bir tek ürün bile kalmadı. Mutfak alev alev yanıyor: Etinden, sütünden, yağından, yoğurdundan, peynirinden, şekerinden, yemeklerin olmazsa olmazı soğanından, patatesine kadar her şey ateş pahasına… Sanayi ürünlerini saymıyorum.

Bu pahalılık canını yakmıyor mu? “Pasta” küçüldü, ekmeğin küçüldü, neden?

Özgürlükleri yok etme, mahkemelere müdahale, talimatla yargıçlara-savcılara iş yaptırma, demokrasiyi ve kuvvetler ayrılığı ilkesini kaldırma, parlamentoyu işlevsiz kılma, demokrasiden uzaklaştırma ve tek adam yönetimine “eyvallah” deme, kendinden olmayanları “fetöcü, pkk’lı, terörist” gibi sıfatlarla ayrıştırma, hiç rahatsız etmiyor mu seni?

Çocuğun okuldan mezun oldu, atanamadı, iş bulamadı; sen işten atıldın, işsiz kaldın, ürünün para etmedi. Eğitim sistemi allak bullak oldu, “dershaneler kapatıldı.” Kurunun arasında yaş da yandı. Dünya ölçeğinde eğitim-öğretim yerlerde sürünür duruma düşürüldü. Sınavlar değiştirildi, çocuğunun soruları çalındı, ekmeği elinden alındı. Vergilerin fabrikalara değil, betona ve saraylara yatırıldı. Vurgunlar, soygunlar, haksız kazançlar ayyuka çıktı. “Çalarlar ama yaparlar da” dedin, onları ödüllendirdin, çocuğunu ve geleceğini düşünmedin.

“Gel, ekmeğine, emeğine, haklarına ve özgürlüklerine sahip çık, beni yanılt” dedim, üç maymunları oynadın: duymadın, görmedin, haberin olmadı.

“Din” dedin, “din” işittin, başka bir şey söylemedin: “Din halkın elinde bir kurtuluş, yönetenlerin elinde bir afyondur.” Hiçbir zaman bunu bilmedin, anlamadın. Yöneticilerden “löpçülükle” geçinen, “vip cenaze, hac ve umre törenlerinden başka dine hiçbir katkısı olmayan din adamları” da öğretmediler sana, salt körü körüne itaat istediler senden. Dini, uyutmak, sömürmek için kullandılar. Hiç düşündün mü? Onlardan önce din yok muydu?

Düşünmek sıkıntıdır, araştırmak, öğrenmek, bilmek zahmetlidir. Bildiklerini söyleyip söylememek özgürlüğün başladığı yerdir, sorumluluk gerektirir. İnsan insandan, insan doğadan, insan kendinden, insan çoluğundan çocuğundan sorumludur. / İnanmak, rahatlık ve huzur verir, sorumluluğu kişiye aittir. Sen mutluysan, vicdanın rahatsa...

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın.