Bir balkan turuna katılmıştık. İlk durağımız Selanik’ti. Makedonya’ya geçtiğimizde, çok güzel Türkçe konuşan Makedon bir bayan, Atatürk’ün askeri idadiyi okuduğu, Eleni’nin yasak aşkla Atatürk’ü sevdiği Manastır’da rehber oldu bize. Oradan Ohrid’e gittik. Ohrid hem gölün hem de kentin adıdır. Göldeki kabuklu hayvanlar sayesinde burada “sedef işçiliği” çok gelişti.

 İki gündür geziyorduk ve çok yorulmuştuk. Dinlenmek için bir an önce otelimize varmak istiyorduk. Önümüz akşamdı. Erkenden kalkarak Üsküp’ü gezeceğiz. Vardar ırmağı Üsküp’ü ikiye bölüyor. Irmağın akışına göre sağ taraf Hıristiyanların, sol taraf ise Müslümanların yaşadığı alanlar. Vardar nehri üzerinde her iki yakayı birleştiren Osmanlı’dan kalma tarihi kemerli bir köprü var. Köprünün her iki ayağında bulunan meydanlar heykellerle dolu…

 Gecenin karanlığında bir yeri göremediğimiz için rehberimiz gezinin havasına uygun, Makedonya’yı tanıtıcı kültürel aktarımlarda bulunuyordu. Anlatımları arasında bir öykü vardı ki, çok hoşuma gitti ve onu sizlerle paylaşmak istedim.

 “Yüzyıllardır yan yana yaşayan, inançları farklı Hıristiyan ve Müslüman toplumlar, birbirlerinden kız alıp vermezlerdi. Birbirlerinin kararlarına, inançlarına saygı duyarlardı. Ama günlerden bir gün Müslüman bir delikanlı Hıristiyan bir kıza aşık olur, kız da karşılık verir. Herkes biliyordu ki, birbirine seven bu iki gencin duasına kimse ‘amin’ demeyecek, kavuşmalarına engel olacaklardı.

 Türlü çeşitli iç hesaplaşmalardan, büyüklerine, ileri gelenlere akıl danıştıktan ve gerekli cesareti topladıktan sonra Müslüman delikanlının babası, kızın babasına giderek ‘kızını oğluma istiyorum, senin kız Müslüman oldu. Biz de anne baba olarak bu iki genci kavuşturup evlendirelim’ der. Kızın babası, inanç ve kanaatleri gereği kızar, öfkelenir: ‘Nasıl olur’ der, ‘benim kızım Hıristiyan’dır, Müslüman olamaz.’ Buna karşılık oğlanın babası, ‘dinle komşum’ der kızmadan, sinirlenmeden, son derece içten ve güven vererek, ‘caminin etrafında bir Hıristiyan’ı yedi defa dualarla tavaf ettirdiğinde, o Hıristiyan Müslüman olur. Senin kız da dualarla caminin etrafını yedi defa döndürüldü’ der. Baba, kızın gönlünün oğlana aktığını bildiği için, çaresizlik içerisinde kabul eder, iki genç evlendirilir. Düğünü izleyen ilk haftanın sonunda kızın ailesi, oğlanın ailesini yemeğe davet eder ve dünürlerini beklerler.

 Konuklar salona alındıklarında, üzeri türlü çeşitli yemeklerle sıralanmış bir masa ve masanın ortasında pilav dolu kocaman bir sini bulunmaktadır. Ancak sinide bir tuhaflık vardır. Pilavının içine gömülü kızartılmış küçük bir domuz konukların gözüne çarpar. Hoşbeşten sonra aile ve konuklar masanın etrafındaki yerlerini alırlar.

 Yemeğe başlanacaktır.

 Ancak Müslüman baba bir sıkıntının içindedir ve gülümseyerek kızın babasına döner, ‘biliyorsun’ der, ‘Müslümanlar domuz eti yemezler. Domuz kızartılıp pilavın ortasına gömülmüş. Bizi mazur görünüz, yiyemeyiz’ der. Kızın babası ‘hayır, o, domuz değil, kuzudur’ diye karşılık verir. Oğlanın babası ‘nasıl olur’ der ‘görüyorum, bal gibi domuz bu.’ “Dünürüm’ der kızın babası, ‘bir Hıristiyan dualarla caminin etrafında döndürülerek Müslüman oluyor da, bir domuz yavrusu caminin etrafında döndürüldüğünde neden kuzu olamıyor? Bu domuz değil, kuzudur’ diye karşılık verir.

 Gülüşler ayyuka çıkar ve sarılıp kucaklaşırlar.

 Müslüman ve Hıristiyan aileler yemeklerini yerler, içerler, eğlenirler. Yüzyıllara meydan okuyan dostluklarını pekiştirip büyütürler.”

 Bırakınız mezhepleri bugün Museviler, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Budistler… masallardaki gibi karşılıklı olarak birbirleriyle evlenip mutlu yuva kurabilecek geniş yürekliliğe eriştiler. Değil mi ki Osmanlı, haremini bu “cariyelerle” doldurdu; değil mi ki, padişahlar eşlerini bu cariyelerden (kadın köle) seçerek hem sülalesini, hem de saltanatını sürdürdü.

 Sevgi, saygı, hoşgörü nerede kaldı?

 Barış ve esenlik dileklerimle…