Erdem, iyi, güzel, doğru olan ne varsa tümünün adıdır. Erdemli olmak, aynı zamanda ahlaklı, namuslu, vicdanlı, bilgili olmayı gerektirir. Vicdan, bilginin içerisinde en saf, en temiz, arı, duru, doğru, gerçek duygu, düşünce ve inançların yarattığı çizgidir. Bırakınız, eğriliği, kiri, lekeyi, en küçük tozun zerresini dahi kaldırmaz; kuşkuya-şüpheye asla yer vermez.

Erdemli-vicdanlı-bilgili insan, “doğrunun, gerçeğin kaygısını taşır, doğrunun, gerçeğin peşinden gider.” Çıkarları için, yalan konuşmaz; kimseyi aldatıp kandırmaz, siyasi ikballerle kirlenmez. Erdemli ve vicdanlı insan araştırmak, öğrenmek ve bilmek ister. Önyargılara yer vermeden, önyargılara göre konuşup hareket etmeden güven üzerinde yürür.

Dil bilginin, düşüncenin, buluşun peşinden gider; erdemli insan da dilin peşinden gider. Yanlışın olduğu yerde sürdürür savaşımını, gerekirse bu uğurda canını verir, zindanlarda çürür. Sokrat, Hallacı Mansur, İmamı Azam, Buruno, Galile… aklın, bilimin, gerçeğin kurbanlarından bazılarıdır. Kimileri de gerçeği, doğruyu sevmez, gerçekle yüzleşmek istemez, yalana “aşık olur; hayallerinin gerçek gibi peşinden gider.”

Tüm değerleri taşıyan dil insanların erdemidir, namusudur, ahlakıdır, vicdanıdır. İyi ve güzel olan, kötü ve çirkin olan, doğru ve yanlış olan… her şey dilde vardır. Ancak erdemli, namuslu, ahlaklı, vicdanlı ve dilini bilenler iyiyi, güzeli, doğruyu seçerler, yaşarlar.

Yüzlerce yıldan bu yana dil üzerine pek çok tartışmalar yaşandı. Bunların bir kısmı Türkçeyi Osmanlıcadan ibaret görmek gibi önyargı ve yanlış kanaatlerle “Arap harflerini” sanki Göktürk, ya da Uygur alfabesiymiş gibi düşünmekten, bir kısmı da Türkçeyi bir dil olarak kabul etmemekten kaynaklanıyordu. Bir gurup, “yaşayan Türkçe” diyordu. Bir başka gurup “dil düşünce ve mantığından yoksun”, (dilin dili olmaz, ama) “Osmanlıca Türkçesi” diyordu. Bir gurup da “dili kendi haline bırakalım, doğal mecrasında kendini yenilesin, halk en iyisini bilir, dilini de kendisi yapsın” diyordu.

Osmanlıca ilk gazeteyi çıkaranlar, “okunmak ve anlaşılmak için dilin sadeleşmesi gerektiğini söylüyorlardı.” Büyük engellerle karşılaştılar. O yıllardan sonra dil, her zaman “mesele” oldu, tartışıldı, fakat bir tabana oturtulamadı. Kişisel görüş ve düşüncelerden öteye geçip “devlet politikası” olamadı. Türkçe Genç Kalemlerle edebiyat dünyasına mal oldu, ama kendilerini “ümmetten” sayan bu insanlar, milletin-ulusun özünün dil olduğu bilincine henüz varamamışlardı.

Osmanlıca bir halita, bir kozmopolitlikti. Bir anonim sözde dendiği gibi Osmanlıcayı “Türk’e söylesen anlamaz, Arap’a söylesen anlamaz, Acem’e söylesen yine anlamazdı.” Türk dilinin kurallarına göre değil, “Arapça ve Acemceden gelen sözcüklerin Arapça-Farsça kurallarına göre” vücut buluyordu. Zaten halktan kopuk, sarayın etrafında kümelenmiş şair ve yazarlardan oluşan bir “elit zümrenin” diliydi. Düşünün, İstanbul feth olunmasına karşın Cumhuriyete kadar Konstantiniyye-Konstantinepolis’ti. Ancak Mustafa Kemal Atatürk’le “resmen” İstanbul oldu ve dünya İstanbul olarak tanıdı. İmparatorluk dili olması bakımından her tebanın dilinden sözcük aldı, sözcük verdi, Tanzimat’la da Fıransızca sözcükler taşındı Osmanlıcaya, Saray dilinde “Türkçe dil olarak” hiç yer almadı.

Padişahların beyninde Türk de yoktu, Türkçe de… Türkçe halkta, tekkelerde, tarikatlardaydı. Ozanlar, tekke, tarikat şairleri yapıtlarını “anadillerinden” verdiler. Osmanlıcanın “altyapısını” Selçuklar döneminde Türkçeye giren Arapça ve Farsça sözcükler hazırladı. O denli yoğunlukta çoğaldılar ki, Karamanoğlu Mehmet Bey çıldırmış gibi, “bundan böyle kimse, dergahta, bargahta, divanda Türkçeden başka dil konuşmayacaktır” dediği fermanı çıkardı.

Türklerin “dilinin ve töresinin bozulması” Müslümanlığın kabulünden sonra Arapçayı ve Araplaşmayı ön pılana çıkarmakla başladı. Arap “anlamak için Kuran okurken”, Türk Arap

olmadığı için “Kuran’ı da anlamazdı. Cahil hocalar, “anlamasan da sevabı var” diyerek Kuran’ı okuttular. Oysa Tanrı ayetinde “biz Kuran’ı anlaşılsın diye Arapça olarak indirdik” diyordu. Kuran’ın anlaşılması için, Arap’ın dilinden okuduğu gibi Türk’ün de Türkçe okuması gerekirdi. (SÜRECEK)

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız