-Mustafa Kemal Atatürk’ün Yüce Anısına-

 

Türk Dil Kurumu bünyesinde “Derleme, Tarama sözlükleri” yapılırken, deyimler, tekerlemeler toplanmaya çalışılıyordu. Halk, sonsuz zenginliği belleğinde, yüreğinde yaşatırken destanlar, halk hikayeleri, halk masalları, saz geleneğinin ozanları, şiirleri, halk kahramanlarının hayatları dinlenip kaleme alınıyordu. En başta Fuat Köprülü Saz Şairleri Antolojisini Türk Edebiyatına kazandırmak için uğraşıyordu.

Bu tip çalışmamalarla halk belleğindeki Türkçe ve Türkçenin ürünleri Yunus’tan, Karacaoğlan’dan, Pir Sultan Abdal’dan, Dadaloğlu’ndan, Köroğlu’ndan… sonra da dünya kütüphanelerindeki Türkçe eserlerden gün ışığına çıkarılmaya çalışılıyordu.

Türkçe, halkla birlikte Osmanlıcanın yanındaki büyüklüğünü ve güzelliğini koruyordu. Hece aruza karşı ulusal-milli vezin-ölçü kabul edildi. Kısa bir süre içerisinde Türkçe, okulların yaygınlaştırılması, okuma yazma seferberliğinin yapılmasıyla “yazı diliyle konuşma dili arasındaki uçurumu” hızla kapattı. Türkçe, Osmanlıca ile oluşan aydın- halk kopukluğunu giderdi. / Türkçe, bir zümrenin değil, tüm halkın, milletin dili oldu.

Kimileri Türk Dil Kurumunun çalışmalarını “dil ve kültür emperyalizminin” gereği doğrultusunda baltalamak, engellemek, halkın gözünden düşürmek, yapılan çalışmaları ve türetilen sözcükleri değersizleştirmek için akıl almaz yollara başvuruyorlardı. Ürettikleri sözcükleri Türk Dil Kurumu üretmiş gibi dalgalarını geçiyorlardı. Bu insanlara “yeteneksiz”, “zeka yoksunu” demek geliyor içimden. Yarım yüzyıldan beri aynı nakaratı tekrarlayıp duruyorlar çünkü:

Biz, Tırabzon Lisesinde okurken sınıflarda “Öz Türkçe” kolları vardı. O zaman da bizimle dalga geçen kimi arkadaşlarımız “Öz Türkçe mi, ayıptır, ne demek ulusal tüttürü(milli marş), ne demek gökkonuksalavrat(hotes), tütünseldumangaç(sigara), tavuksalfırlatgaç(yumurta)… bu mu yani Türkçe” diyorlardı, diyorlardı da “uydurukça” bile olsa bir tane “bilimsel terim” uyduramıyorlardı(!). Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçmesine karşın, bir arkadaşım vatsaptan “zeka ve espiri” yeteneğinden yoksunların böyle bir sözcük listesini paylaştı benimle. Bu tip çalışmaların dil bilimiyle uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığı gibi Türk Dil Kurumunun çalışmalarıyla da uyuşan herhangi bir tarafı yoktur.

İtalyanca “skonto” sözcüğünü kim kullanıyor şimdi, “indirim” diyorlar artık. En çok karşı çıkanlardan Osmanlı ve Osmanlıca aşığı biri, ekran konuşmalarında “mübalağa” demiyor, “abartı” diyor. “Osmanlıca Türkçesi” diyen Prof. bile “örgün eğitim, yaygın eğitim” diyor. Yineliyorum, dil toplumsal bir olaydır, karşı çıkılsa bile, zamanla “güzelliği ve çekiciliği ile” “yeni sözcükler” toplumla birlikte kullanılmaya başlanıyor.

Masallarda giriş cümlesidir: “Az gittik, uz gittik, altı ay bir güz gittik, gide gide bir arpa boyu yol gidemedik.” Gelişmeye, ilerlemeye, öğrenmeye ve değişmeye kapalı insanlar” acıdır ki, yıllar geçse de “bir arpa boyu” yol gidemiyorlar. “Okul” sözcüğünü hala Fıransızca “ekol” sözcüğü ile bir tutuyorlar. “Okumak” eyleminin kökünden “fiilden ad türeten işlek-yarı işlek-az işlek eklerden biriyle yapıldığını” görmemek dile düşmanlıktır.  “Örnek” sözcüğünün Anadolu’da çeyiz hazırlığı yapan kızların birbirlerinden “örnek” alarak kaneviçe işlediklerini, “örnek” alarak yün ördüklerini görmezden gelmek, Ermenice “orintak” sözcüğünden alındığını söylemek, en hafifinden kör olmak, kendi dilini aşağılamaktır, Türkçeyi yetersiz görmek saplantısında kalmaktır.

Atatürk “ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır” diyor. Erdemli, ahlaklı, namuslu her yurttaş diline karşı bu sorumluluğu yerine getirmelidir. Diline düşmanlık edenlere söyleyecek söz bulamıyorum.

Diller sevildikçe, işlendikçe, bilimsel, teknolojik, düşünsel, sanatsal, hukuksal, dinsel… gereksinimleri karşıladıkça sözcük sözcük yükselirler, büyürler, zenginleşirler, dünya dili olurlar. Durduk yerde hiçbir dil gelişmez, zenginleşmez. Hele ipe sapa gelmez eleştirilerle(!) düşmanca yaklaşımlarca hiçbir yere varılmaz. 

Gençler “adabımuaşeret” demiyor, “görgü kuralları” diyor; “lokasyon” değil, “konum” atıyorlar birbirlerine. Artık kimse “zaviye” demiyor, “açı” diyor, “müselles” demiyor “üçgen” diyor.

Herkes yabancı sözcükleri, terimleri öğrendikleri gibi Türkçeyi de öyle öğrenmek zorundadırlar. Bunu anlamak ve görmek gerek.

(Meraklısına: Ali Püsküllüoğlu-Öz Türkçe Sözlük / Agah Sırrı Levent-Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri-Dil Devriminin 30 Yılı-Türk Dil Kurumu Çalışmaları / Ruşen Eşref Ünaydın-Hatıralar-Bu kitaplar Türk Dil Kurumu yayınları arasındadır.)

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…