-Mustafa Kemal Atatürk’ün Yüce Anısına-

Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu, Türkiye’nin gözünün nuru gibi koruyup sahip çıkması gereken iki temel taşıdır. Hiçbir darbenin, hiçbir ihtilalin, hiçbir iktidarın dokunmaması, üzerlerine titremesi gereken iki kurumu. Oysa daha iyisini, daha güzelini yapması için zenginleştirmeleri gerekirken siyasete kurban edildiler. Bilimsel görüş, düşünce, bilimsel anlayış ve yöntemler bir kıyıya itilerek “siyaset” bu kurumları emrine aldı. 12 Eylül’ü yapanlar bu kurumların değerini anlayacak, kavrayacak yetenek ve nitelikte değillerdi. Liyakatsiz insanları iş başına getirerek bu kurumları işlevsizleştirdiler. Türk Diline, Türk Tarihine, Türk Kültürüne en büyük ihaneti yaptılar. Amacından saptırdılar.

Kuruluşundan(19329 70’e kadar, otuz sekiz(38) yılda Türkçeye yaklaşık 7000(yedi bin)sözcük kazandıran kurum, son kırk(40) yılda hangi bilimsel çalışmalarla Türkçeye kaç bin sözcük kazandırdı, bilinmiyor. Ama bilinen bir şey var, Türkçe karşılıkları bulunan ve tutan sözcüklerin yerine Osmanlıcaları(Arapça-Farsça)sözlüğe dolduruldu. Acı ama gerçek. 12 Eylül’den sonra “Uygarlık-Örnek-özgürlük” gibi sözcüklerin okullarda kullanılmaması için devlet genelge çıkarmıştı. Bu, bir utançtı. Ama halk genelgeye karşın “örnek” diyor, “uygarlık, özgürlük” diyor, “muallim” demiyor, “öğretmen” diyor.

Türk Dil Kurumunun çalışmaları çok yönlü bir biçimde yürütüldü. Öyle birilerinin söylediği gibi “uyduruk-istiareye yatar” gibi sözcükler türetilmedi, kuralların dışına çıkılmadı.

Halk, dilin tarlasıydı. Hasat oradan başladı. Dilin kuralları, konuşma ve yazı dilinden saptanarak çıkarıldı. Sözcükler Türkçe kök, gövde ve yapım ekleriyle türetilirken şu çalışmalara ağırlık verildi:

1) Halk ağızlarında kullanılan sözcükler, deyimler, tekerlemeler derlendi, “Derleme Sözlükleri” ortaya çıkarıldı.

2) Türkçenin, yazı dili olalı yarattığı yapıtları tarandı, kullanılan sözcükler saptandı, “Tarama Sözlükleri” oluşturuldu.

3) Türkçeleşmiş sözcükler toplandı.

4) Türkçe sözcüklerin kök ya da gövdelerinden uygun yapım ekleriyle sözcükler türetildi.

5) Türkçe kurallara uygun “bilimsel ve teknolojik” terimler türetildi.

6) Etimoloji-köken bilimi çalışmaları yapıldı.

7) Türk Dünyası lehçeleri üzerinde araştırmalar yapıldı, sözcükleri derlendi, sözlükleri yazıldı. Alınabilecek sözcük, kök ve eklerinden yararlanıldı. Tüm çalışmalar, ürünleriyle birlikte her ay Türk Dili Dergisinde yayımlandı, topluma sunuldu.

Dil toplumsaldır, ancak kullanımı bireyseldir. Bir insan istediği sözcüğü seçmekte, kullanmakta özgürdür, ama takdir edip benimsemek, reddetmek toplumun işidir. Toplum sunulan sözcüğü benimser, kabul ederse tutar, kabul etmezse kullanılmaz. Ancak sözcük ondan sonra sözlüklere girer. Kimi yöresel sözcükler de böyledir. Öz be öz Türkçe olmalarına karşın tüm ulusça benimsenip kullanılmadıkları için sözlüklerin dışında kalırlar.

Dil sürekli bir değişim içindedir. Daha doğrusu dünya, yaşam, ihtiyaçlar değiştikçe dil de kendini onlara uyarlamak zorundadır. Aksi halde “dünyanın ve yaşamın dışında” kalır, canlılığını koruyamaz. Bunun için değişmek, işlevini yerine getirmek zorundadır.

Her değişim, gelişim, bilim, teknolojik buluşlar, yenilikler, kavramlar doğdukları dillerin sözcükleriyle anlatılırlar. Değişimin, gelişimin, buluşların dışında kalmak istemeyen ve onları kullanmak isteyen her ulus ya o sözcükleri-terimleri alacak, ya da kendi dillerinde karşılıklarını bulup türetecektir. Bunun aksi, istilaya uğramaktır.

Genelde teknolojik ve bilimsel buluşlar en çok İngilizce, Fıransızca ve Latince kaynaklı sözcüklerle karşılanıyor. Dün nasıl karşılıkları bulunmadığı için Arapça, Farsça Türkçeyi istila

etmişse bugün de Fıransızca, İngilizce, Latince Türkçeyi istila ediyor, bu gidişle edecektir de. Türkçeyi öğrenmek yabancı sözcükleri öğrenip seslendirmekten hem daha kolay, hem de daha onurludur. Ulusuna değer veren, dilini seven her insan, bilim, düşün, sanat adamları ve halk bu çabaya katkı vermelidir. Dün Osmanlı şair ve yazarları tembellik göstererek Türkçe üzerinde çalışmamış, hazır olanla yetinmişlerdi. Bugün de aynı kafayı taşıyanlar “dört elle, Fıransızca, İngilizce, Latince, Arapça, Farsça-Osmanlıca sözcüklere” sarılıyorlar. Yabancı sözcüklerin yaşamasını istemek ve dil çalışmalarına engel olmak milliyetçilik değildir. Milliyetçilik kendi dilini, kültürünü sevmekle ve üretken kılmakla başlar.

Daha iyisini yapabiliyorsanız buyurun, yapın, isteyen istediği dili öğrensin, ama başka diller için Türkçeye engel olmayın. (SÜRECEK)

Barış ve esenlik dileklerimle sevgiyle kalınız…