-Mustafa Kemal Atatürk’ün Yüce Anısına-

 Her din anlaşılmak için gelmiştir. Kitap okunmak içindir. Kuran’ın ilk ayetinin “oku” olması, öteki rutinlerin “okumaktan sonra gelmesindendir.” Ancak siyasete koşullandırılan insanlar, cahil bırakılmak istendikleri için başka “gündelik ibadetlere” okumadan” öncelik tanımışlardır. Bu yüzden TÜRKÇEYE ilk büyük saldırı “Kuran Türkçe olmaz” önyargısıyla yapıldı; “biz, Kuran’ın Türkçe okunmasını ve anlaşılmasını istemiyoruz.” Eğer Kuran okunup anlaşılırsa “din adına hüküm veren sınıfın” saltanatı bitecek ve kimse onlara daha itibar etmeyecekti.

Martin Luter 16. Yüzyılda İncil’i Latinceden Almancaya çevirdiğinde kilise kıyametleri kopardı. Daha sonra okuyup anlayanlar kiliseye, papaza, rahibe ihtiyaç duyup para ödemedikleri için “nüfuzları” kırıldı. Martin Luter’in 1525’te yaptığını Fıransızlarla İngilizler 1530’da yaptılar. Kimse Latince bilmediği için İncil’i anlamıyordu. Çeviriler yapıldıktan sonra Almanlar, Fıransızlar, İngilizler inandıkları kitaplarını okuyup anladılar; hem dinlerini, hem de dillerini öğrendiler. Bizdekiler “Müslüman harfler(?) gitti, gavur harfleri geldi”, “ben dinimi kaynağından öğrenmem” diye direttiler, hem Atatürk’e, hem de Türkçeye düşman oldular… Atatürk “halkım kitabını okuyup anlasın, dinini aracısız öğrensin” diye tüm engellemelere karşın Kuran’ın çevirisini, Almanlardan tam dört yüz yıl sonra (1926) yaptırabildi.

Avrupalılar “Türk” denen bir milletin adını kitaplarında sık sık kullanmalarına karşın, Türkler kendi adlarını ve kendi dillerini(resmen)kullanmadılar. Adımızı ve dilimizi Batılı bilim insanlarının Çin, Moğol, Rus ve Türk kaynaklarını araştırarak buldukları verilerden öğrendik. İlk kez “Türk” le başlayan bir devlet kuruyorduk ve kurucusu da Mustafa Kemal Atatürk’tü. Arap emperyalizminin yetiştirdikleri düşmanlıktan başka bir şey bilmiyordu. Körpecik beyinleri zehirledikleri, Ortaçağ karanlığına gömmeye çalıştıkları insanları kurtarmak için Atatürk fesat yuvalarını kapattı.

Cumhuriyet aydınlıktır, cumhuriyet bağımsızlık ve özgürlüktür. Cumhuriyet, haktır, hukuktur, adalettir, cumhuriyet demokrasi, laiklik, cumhuriyet insanca yaşamaktır. Cumhuriyet “kayıtsız şartsız halkın egemenliğidir.” Bunun için saltanat gitti, bunun için halifelik gitti, bunun için halkın dilinden başka dillerin boyunduruğuna son verildi.

Arapça, Farsça tamlama ve sözcüklerin Türkçe karşılıkları bulundukça “dil fakirleşiyor” yaygaraları ayyuka çıktı. Oysa Cumhuriyet öncesi sözlüklerdeki Türkçe sözcük oranı %23’lerdeydi. Türk Dil Kurumunun(1932-Tarih Kurumu 1931) çalışmalarıyla büyük başarı elde edildi. 1970 basımı Türkçe Sözlükte, Türkçeleşmiş sözcükler hariç, Türkçe sözcük oranı %78’e ulaştı. “Türk dilinin öz güzelliğini ve varsıllığını ortaya çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasındaki değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” amacıyla çalışıldı ve fakirleşmek şöyle dursun, bugün iki büyük ciltten oluşan bir sözlüğe kavuşuldu.

Osmanlıcayı “kurtarmak” için, sözcükleri camilere ve değerli eserlere benzeterek halkı kandırmaya çalıştılar. Bugün karşı çıkanlar, “Osmanlıca Türkçesi” diyenler bile karşı çıktıkları, direndikleri Türkçe sözcükleri kullanıyorlar. Osmanlıca sözcükleri savunup vazgeçilmezliklerini anlatmaya çalışanlar “her sözcük caminin ve minarenin duvarındaki taşlar gibidir. Nasıl o taşlar sökülüp atılamazlarsa, Osmanlıca kelimeler de dilden atılamazlar” diyorlardı. Yüzyıllara meydan okuyan o taşlar, sıcak, soğuk, yağmur, kar, don, rüzgar gibi iklimsel koşullardan etkilenerek yumuşuyor, ufalanıyorlar. Onarım sırasında aşınan taşların yerine “yenileri” konuluyor. Her sözcük canlıdır. Görevini tamamlar ve yerini yeni sözcüklere bırakır. Tüm dünya dillerinde bu, böyledir, Türkçede de böyle oldu. Aşınan sözcükler gidecek, ihtiyacı karşılayacak olanlar gelecekti. Yıpranan, aşınan, ufalanan taşlar gibi ihtiyacı karşılayamayan sözcükler gitti, yerlerini yeni, pırıl pırıl Türkçe sözcükler aldı. İyi olanlar kalır, kötü olanlar gider. Dilde zorlama yoktur. “Külliye” diyenler, “muasır” demiyor, “çağdaş” diyor. (SÜRECEK)

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…