-Mustafa Kemal Atatürk’ün Yüce Anısına-

Türkçe dua edenler Türkçeyi Kuran’a yasakladılar, bin küsur yıllık cehaletin mimarı oldular. Bunlar Tanrı adına konuşma yetkisini kendilerinde gören ve Arap emperyalizmine göre hareket eden “hocalardır.” Türkçeyi din için Türklere engellediler. “Kuran’ın anlamını, özünü, ruhunu beyinsel olarak öğrenip yaşamasınlar, Arap’a benzemekle yetinsinler” dediler.

Yeryüzünde Türklerden başka bir ulus yoktur ki, dinini başkalarının diliyle öğrensin. Onun için Türkler “özle” değil, şekille ilgileniyorlar; “okumayı-anlamayı” değil, “örtüyü” din olarak görüyorlar. Türkler dış görünüşle, kılık kıyafetle ne kadar çok Arap’a benzerse, ne kadar çok Arap gırtlağı ile Kuran ve ezan okursa, o kadar çok Müslüman olacağına inandırıldı.

Arapça adına Türkçe yasaklanmış, Kuran’ın anlaşılmaması, öğrenilmemesi, bilinmemesi için “Türkçe Kuran olmaz” denmiştir. İngilizce, Fıransızca, Rusça, hatta Kürtçe Kuran oluyor da neden Türkçe Kuran olmuyor? Bir düşünün… Halepli tarihçi Naima Türkler için ne diyor: “Etrak-ı bi idrak.” (idraksiz-anlayışsız-düşüncesiz Türkler) Nedeni, Kuran’ı okuyup anlamadığı, diliyle dini, beyniyle yüreği arasında köprü kuramadığı, duvarlar örüldüğü için...

Dil bir toplumun belleğidir, beynidir; bilgisi, düşüncesi, kişiliği, karakteri, inancı, adaleti, vicdanı, yaşayışıdır. Dil bir toplumun umutları, beklentileri, düşleri, geleceğidir.

Dil bir toplumun yapısı, iskeleti, çatısı, varlığı, yarattığı sözsel-yazınsal yapıtlarıdır.

Dil bir toplumun kültür kaynağı, beslendiği pınarı, aldığı havası, içtiği suyu, yediği ekmeğidir.

Türk ilkin “din” başlığı altında “dilini”, Araplaşmakla da “aile yapısını” kaybetti. Bu süreç Arap valisine yenilen, üstünlüğünü kabul eden, dinini değiştiren Satuk Buğra (Abdülkerim) Han’la başladı. O gün bugündür Türkler, Arap’ın ve Arapçanın (dil-kültür emperyalizminin) yörüngesinden çıkamadı. Yüzlerce yıl geçmiş olmasına karşın Karamanoğlu Mehmet Bey’in dışında hiçbir siyasi kurum ya da Padişah Türkçeyi “devlet politikasının öncülleri” içine koymadı. Onca Osmanlı şair ve yazarı Türkçenin yetersizliği üzerine akıl yürütüp mazeret göstererek Arapça ve Farsçayı kullanmak zorunda kaldıklarını açıklarken, meyhanelerde “sakilere yazdıkları aşk dizeleri kadar” Türkçe ilgilerini çekmedi. (Saki içki sunan erkektir) Divanlarında kullandıkları Arapçayı, Farsçayı kirli kişilikleri ve ilişkileriyle övünç nedeni saydılar.

Osmanlı gittiği her yere camiyi, çeşmeyi, hanı, hamamı, Arapçayı, Farsçayı, Osmanlıcayı getirdi. Okul açıp Türkçeyi, Türk düşünce ve yaşayışını getirmedi, öğretmedi. Avrupa’dan çekildikten sonra cami, han, hamam, köprü kaldı, ama Türkçe, Türk düşüncesi ve yaşayışı adına bir şey kalmadı. Bugün bile “bir gecede İslam harflerini atarak, (harf sesin yazıdaki biçimidir; harfin dini, imanı yoktur, Arap harfleri İslamiyet’ten önce de kullanılıyordu) bizi cahil bıraktılar, mezar taşlarını okuyamıyoruz” diyorlar. Osmanlı’dan hangi eseri okumak istediler de bulup okuyamadılar? Osmanlı’dan kalma tüm eserler Latin harfleriyle sadeleştirilerek, okunup anlaşılacak biçimde yeni basımları yapıldı. Ama hoca(!) ne diyor, “iyi ki okula gitmedim, okumuşların atanması yapılırken beni hafakanlar basıyor.” Bunlar mı Osmanlı eserlerine merak sarıp okuyacaklar?

Osmanlı’nın çökme döneminde kurtuluş reçetesi arayan aydınlardan bir gurup kutsal değerlerle “milliyetçiliğe” sarıldı. Türkçe olmadan milliyetçilik olmazdı. Dil olmadan, özümsenip benimsenmeden, onurlu bir millet ve siyasi bir gelecek yaratmak olanaksızdı. “Bağımsız, özgür ve onurlu bir ulus olmanın ilk koşulu dili başka dillerin boyunduruğundan kurtarmak” gerçeği idi. Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul ve Ziya Gökalp yaşadıkları devre göre hem edebiyat, hem de düşünce dünyasında “millet olma heyecanını yaratan anıt insanlardı.”

Dil olmadan ulus-millet olunmazdı. Bunu çok iyi bilen Mustafa Kemal Atatürk Türkçeyi devletin resmi dili yaptı. Tarihinde ilk kez Türkçe bu kadar değer gördü, anlam ve önem kazandı. Milletin dilinin, tarihinin, kültür katmanlarının bilinmesi gerekiyordu.

En kısa sürede bilimsel araştırmalar ve incelemeler başlatıldı. Atatürk “Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’nu bu amaçla kurdu. “Din aracısız öğrenilsin, anlaşılsın” diye Elmalılı Hamdi Yazır’a Kuran mealini ve tefsirini yaptırdı. İlk kez din Türkçede ifadesini buldu. Milletin düşünmesine ve öğrenmesine, beyninin çalışmasına fırsat vermeyen, çıkarlarına göre anlamı bilinmeyen Kuran’ı okutmaya karşılık, halkın kene gibi kanını emen “tekke, tarikat ve zaviyeler kapatıldı.” Milletin rahat bir nefes alıp kendine gelmesi sağlandı. (SÜRECEK)

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız