Dili güzel ve etkileyici biçimde konuşmak, kullanmak, dili tanımak, sesin yapısını inceleyerek konuşma sanatının gereklerini yerine getirmek gibi tüm dil faaliyetlerine diksiyon denir.

Sesiyle ekmek kazanmak isteyenler, radyolarda, tv kanallarında çalışanlar, film, belgesel, seslendirme işini yapanlar, müzik yapanlar, öğretmenler, avukatlar, hatipler, siyasiler ve konuşan herkes yabancı ve Türkçe sözcükleri kendi doğallıkları içerisinde seslendirebilmeliler. İnsanın insanı etkileyen en önemli yanı kılık kıyafeti, ilk görüntüsü ve konuşmasıdır. Kendini önemseyen herkes, diline gereken değeri vermeli, dilini öğrenmelidir.

Diksiyon derslerine özellikle yabancı dillerden ödünç alınmış sözcüklerin rahat-doğal seslendirilmeleri ve etkileyici kılınmaları için ihtiyaç duyulur. Bir zamanlar yapılan güzel çalışmalarla “özel isimler” dahi Türkçeleştirildi, Türkçe yabancı “dillerin boyunduruğundan-kurallarından kurtarılsın” diye her türlü çaba harcandı. Örneğin, Netherlands değil Hollanda, United Kingdom değil İngiltere, Switzerland değil İsviçre, Espanol değil, İspanya diye Türkçeleştirildi. Fethinden sonra Cumhuriyet’e kadar “Konstantinepolis” olan İstanbul, adının fethi, Türkçeleştirilmesi için Atatürk’ü (1930’da çıkarılan yasa) bekledi.

Diksiyon derslerinde anlam-yoğunluk-tonlama-vurgu-ses çalışmaları yapılırken yabancı sözcükler kendi dil kurallarına göre seslendirilirler. Fıransızca ise Fıransız gibi, Almanca ise Alman gibi, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, Arapça ise toplum insanlarının seslendirdiği gibi seslendirilir. Yabancı kökenli sözcükler özel ad değişimlerinde olduğu gibi “Türkçeye göre” seslendirilmezler. Hatta kimi müezzinler Türk hançeresi ile değil, Arap hançeresi ile ezan okurken ister istemez insana “ne oluyoruz” dedirtirler. Oysa her sözcük Türkçeye ses yapısına göre seslendirilmelidir.

Her diksiyon çalışması, eğitimi, yabancı dillerin kurallarını, boyunduruğunu Türkçenin boynuna geçiriyor ve kendi yurdunda, kendi topraklarında Türkçeyi öksüz bırakıyor. Oysa bir İngiliz, bir Fıransız, bir Alman, Bir İtalyan… sözcük hangi dilden gelirse gelsin, sözcüğü ödün vermeden kendi dili gibi kullanır. Uzun yıllar Türkiye’de görev yapan ve mikrofonlar, kameralar karşısından düşmeyen kimi teknik adamların kendi dillerinden başkasını-şakadan da olsa-kullanmadan ülkelerine döndüklerini gördük. Türkçe kullanmaya-öğrenmeye özen gösteren Yugoslav teknik adamları Türkçeyi yabancı gibi kullandılar. Kendi ulus dillerinden başka dillere yer vermeyen öteki teknik adamların onurlu duruşları da yürekten kutlanmaya değer. Bizim yaptığımız gibi yapmıyorlar. Türkçe olmasın da nece olursa olsun; ister İngilizce, ister Fıransızca, ister Almanca, ister Arapça, ister Osmanlıca, fark etmez. Beyni “dil istilasına-işgaline uğramış, bir türlü bağımsızlaşamayan, özgürleşemeyen siyasilerle” kendi diline ve dil kurallarına sahip çıkmak “mümkün” olmuyor. Bin yılı aşkın bir süredir bu istila sürüyor. Direnenler, dili kendi mecrasına sokmak isteyenler düşman ilan ediliyor. Sanırsınız Arapça, Farsça kendi dilleridir. (Almancayı Alman gibi kullanan başbakanlar da yetiştirdik!)

“XII. yüzyıl ve sonları Anadolu Selçukluların hüküm sürdüğü; Türk olmalarına rağmen devletin her alanında İran hakimiyetinin apaçık görüldüğü ve Türklüğün değerlerinin devlet eliyle unutturulmaya yüz tuttuğu yıllardır.” Dil hastalığı, yabancıyı üstün tutma ve görme hastalığı o zamandan beri kanımıza, beynimize enjekte edildi, bugün de o anlayışı taşıyanlarca “bu mikrobun temizlenmesi” istenmiyor. Oysa 13 Nisan 1277’de Karamanoğlu Mehmet Bey’in “bugünden sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” fermanı Türkçeye ışık tutmakta, insanlara yol göstermektedir. Atatürk’ün “tam bağımsızlık” dediği de budur. (sürecek)

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…