abekaroglu @ gmail.com

Önceki Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez Bey, malüm an itibarı ile Ankara'da kurduğu İslam Düşünce Enstitüsünün Başkanlığı görevini yürütüyor. Kendisi geçen cumartesi günü akşam internet üzerinden gerçekleşen ve TV5'de de canlı yayınlanan 'Din Eğitimi Raporu Müzakere Paaneli' düzelemiş. Bendeniz de geçen pazar günü TV 5'te tekrarı yayınlanam programa
yarısından itibaren yetişince konuya vakıf oldum. Mehmet Görmez bey, söz konusu raporu selefi Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, eski Milli Eğitim bakanlarından Ömer Dinçer ve Nabi Avcı beylere önceden göndermiş, yukara isimlerini verdiğim eski başkan ve bakanlar da raporu okumuşlar ve panelde de bu konudaki görüşlerini açıkladılar. İki tur halinde yapılan ve benim son tura yetiştiğim panelde eski Milli Eğitim bakanlarından Naci Avcı Bey, 'bakanlığı döneminde İmam Hatip Lisesi ile diğer liseler arasındaki ayrışmayı önlemek bağlamında, kendisinin Maarif Koleji mezunu olduğu için İmam Hatip Liselerinin 'Maarif Lisesi' diye isim değiştirmesi önerisinde bulunduğunu, ancak bunu başaramadığını, öğretmenleri müfredatla zorlamadan serbest bırakmak gerektiği ama buna göre öğretmen yetiştirmenin de önem arzettiğini' söyledi. Önceki Diyanet İşleri Başkanlarından ve Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nin eski öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ali Bardakoğlu bey de, 'günümüzdeki tasavvufun, selefiliğin karşıda olacağı yerde giderek selefiliğin merkezine oturarak selefiliği temsil eden bir konumda olduğunu, dinin aslında kolay olduğunu ve "kolaylaştırın, zorlaştırmayın" diye peygamberimizin dilinden bunu müjdelediğini, ama günümüzde 'Allah'a öğretir tarzda din anlatıldığını' (Hucurat, 49/16) oysaki dinin bilgi ile buluşturmak ve sonrasında kişinin özgürlüğüne işi bırakmaktan ibaret ve peygamberimizin metodunun da bu şekilde olduğunu (Ra'd, 13/40; Nahl, 16/82; vb. ayetler) başkanlığı döneminde Pakistan'a gittiğinde orada devlet erkânının kendisine 'günümüzdeki medreselerin zorlayıcı bir eğitim müfredatı uyguladıklarını ve bunun dini inanca zarar verdiğini' söylediklerini, günümüzde ülkemizdeki İlahiyat fakültelerine öğretim üyelerinin nasıl alındığı ve akademik ünvanların nasıl verildiğini bildiklerini, ilâhiyat fakültelerinden sadece dört beş tanesinin araştırmacı yetiştirmesi, diğerlerinin de örgün ve yaygın eğitim kurumlarına öğretmen ve Din Görevlisi yetiştirmesi gerektiği, fıkhın günümüzde her şeyi üstlendiğini, örgün ve yaygın eğitim öğretim kurumlarında din anlatımının, üçüncü ve beşinci asırda kalmış bilgileri/fetvaları topluma aktarmak olduğu için günün sorunlarının çözüleemediğini, eskiden eğitim kurumlarında Buhari Müslim ve İbn-i Mace gibi kaynakların tamamının okutullmadığını, sadece onlardan seçme günlük hayatta lazım olacak bilgilere yer verildiğini, o zamanki Muhammediye ve Ahmediye gibi pek çok hikâye dolu eserlerin bile modern zamandaki kaynak eserlerden daha yararlı olduğunu, günümüzde giderek yaygınlaşan 'Deizm' akımının Din Eğitimi vermediğimizden kaynaklanmadığını ve bunu söyleyemeyeceğimizi, çünkü bunu söylemenin yanlış olacağını, aksine söz konusu akımın Din Eğitimi Verme Tarzımız'dan kaynaklandığını, çünkü ülkemizde neredeyse binin üzerinde İmam Hatip Lisesi, zorunlu Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, seçmeli Temel Dini Bilgiler, Hz. Muhammed'in Hayatı, Kur'an-ı Kerim derslerinin görüldüğü binlerce orta okul ve Lise'nin, yaygın eğitimde yüz bin civarında cami ve epey sayıda Kur'an Kursu'nun olduğunu, buna rağmen gençler ve halk nezdinde 'Deizm' gibi anlayışların artmasının bizim 'Din Eğitimi Verme Tarzımızdan kaynaklandığını kabul etmemiz gerektiğini' belirtti. Eski Milli Eğitim bakanlarından Ömer Dinçer bey de, 'İlâhiyat fakültelerinde geleneksel bilgilerle öğrenci yetiştirdiğimizi, bu öğrencilere bir şey sorduğumuzda geriye dönüp bakarak bize cevap verdikleri ve bu şekilde günümüze ışık tutmaya çalışıtıklarını ama bunda başarılı olamadıklarını, değerler eğitimini okutarak verdiğimizi ama bunda başarılı olmadığımızı, zaten okutarak değerler eğitiminin verilemeyeceğini, her gelen milli eğitim bakanının degerler eğitimi sayısını değiştirdiğini, istediği değer eğitimini çıkarıp istemediğini de ilâve ettiğini, değerler eğitimi konusunda toplanacak 'Şura'nın, Devlet Plânlama Teşkilâtının kendi 'Şura' çalışmalaraında yaptığı gibi bir defada en çok 'iki değerin' ele alması ile yapılması gerektiğini' anlattı. Önceki Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez bey de, eski Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer bey'e cevaben, 'bizdeki ilahiyat fakülteleri 'Hikmet' ağırlıklı, arap ülkelerindeki şeriat fakültelerinin ise 'hüküm' ağırlıklı eğitim verdiğini, çünkü bizdeki ilahiyat fakültelerinde 'Sosyal bilimlerl'le 'Eğitim bilimleri'nin yer almasının çok önemli olduğunu' söyledi. Mehmet Görmez bey, 'bakanlarımız ve eski başkanımız olan hocam; sadece teori değil aynı zamanda görevde oldukları dönemlerinde yaşadıklarını anlatarak katkı sundular, kendilerine teşekkür ediyorum' dedi ve şu önerilerde de bulundu;

'Din kavramı ile en çok ihtilâl dönemlerindeki yöneticiler meşgul oldu, altmış, seksen ihtilâlleri ve yirmi sekiz şubatta olduğu gibi, biz bugün yeni bir paradigma oluşturmalıyız, görevden ayrıldıktan sonra gençlerle daha çok haşır neşir oluyorum, gençlerin en çok şikayet ettikleri konu "özgürlük ve mutluluk" konularıdır, gençler "ailelerinde yaşadıkları dinde, özgürlük ve mutluluk göremediklerini", söylüyorlar, bunun için ailelerinde yaşadıkları, örgün ve yaygın eğitim kurumlarında öğrendikleri dinde 'özgürlük ve mutluluğu' göremeyen gençlik dinden soğuyor, oysa dinin kendisi bu özgürlüğü veriyor, biz gençlere 'yeryüzündeki kötülüğün varlığını' izah etmekte zorlanıyoruz, bir kişinin hem dindar ve hem de adaletten uzak olduğunu gören gençler dinden soğuyorlar, biz sekülerizm ve pozitivizmi eleştireceğiz derken 'Din ile aklı' ve 'Din ile bilim'i karşı karşıya getiriyoruz, bu yanlış ve dine hakarettir, bunun için müfredat programları oluştururken yeni bir dil oluşturmalıyız, Hasan-ı Basri, 'İnsan Allah ilişkisini merhamet, Mutezile adalet, İmam-ı Şafi ise 'İrade ve Kudret kavramları üzerinden okumuş, Cebriye, Kaderiye, Maturidi, Eş'ari gibi kelâmî fırkalar başka bir şekilde anlamışlar, biz bunlardan sadece birinin anlayışını baz alıp konuları anlattığımız için, gençliğin zihnindeki sorulara yeterli cevap veremiyoruz, oysaki Allah insanla daha başlangıçta misak/sözleşme yapıyor (Araf, 7/172), bunun için insanı merkeze alan bir müfredat programı oluşturmalıyız, gelecekteki raporumuz "Türkiye'de Yüksek Din Eğitimi Raporu" olacaktır.

Bu panele vakıf olduğum kısa sürede bile değerlendirme yapmamış olursam o zaman nakil olur ve bir anlamı olmaz. Çünku dileyen bir kişi programı seyredip bilgi edinme imkânına sahiptir, bana ne gerek olsun ki? Öyle ise bir eğitimci olarak konuya hakkında görüşlerimi dile getireyim..

Söz konusu 'Din Eğitimi Raporu'nu okumadım, dediğim gibi televizyondan hakkında az bir bilgiye sahip oldum, ama raporu edindiğimde; hemen okuyacağım. O zaman daha detaylı bir değerlendirme yapabilirim. Ancak bu işin içerisinde olduğum için konunun anafikrine vakıf oldum. Özetle şunları söyleyebilirim.
'Ülkemizdeki ilahiyat fakültelerinin Hikmet merkezli çalıştığı' anlayışı son derece doğrudur. Arap ülkelerindeki şeriat fakültelerinden mezun olanlar; bu okullara sınavsız giyiyorlar yani ülkemizde herhangi bir İlâhiyat fakültesine giremeyen ve üniversiteyi kazanamayanlar -pratik arapça öğreneyim diye idealist olarak gidenler elbette istisnadır ve kardeşim de el-Ezher mezunudur- yakın zamana kadar ülkemizde denklikleri olmayan fakültelere sınavsız giriyorlar, sonra da öyle ya da bu şekilde gelip bizim ilahiyat fakültelerinde -hem de en seçkin olanında- öğretim üyesi olabiliyorlar, ülkemizdeki özel öğretim kurumları da çok faksız değil ve bu durum; eğitim ve öğretimin kanayan bir yarasıdır. İmam Hatip Liseleri ve diğer liseler arasındaki 'İmam Hatipli olan ve olmayan' -Sarıyer ve Beşiktaş Güzergâhında otuz beş sene içerisinde on bir tane okulda derslere girmiş birisi olarak söylüyorum- ayrımına gelince, yıllardır söylüyorum, çoğunluğu müslüman olan halkımız nezdinde temelde farklı anlayışta iki nesil yetiştişmiş oluyoruz, çünkü her iki kurumdan mezun olanllar yani farklı kültür alan söz konusu okullarımızdan mezun olanlar, etkili konuma geldikleri zaman birbirlerini anlayamadıkları için çalışma programlarını sil baştan değiştiriyorlar ve gelişim katetmekte zoranıyoruz. Bunun için daha başlangıçta şöyle olmalıydı. Bugün olduğu gibi liselerin tamamında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri zorunlu olmalı, Temel Dini Bilgiler, Hz Muhammed'in Hayatı ve Kur'an-ı Kerim gibi seçmeli dersler de yer almalıydı, yani herkes Kur'an ve Kur'an'ın ilk dönemdeki açıklaması olan Sahih Sünnet merkezli Din Eğitimi'ni doğru bir şekilde almalıydı. Burada 'ben Din Kültürü ve ahlâk Bilgisi Dersi'ni görmek istemiyorum' anlayışı da bana göre yeterli bir mazeret değildir. Bu anlayış, lâikliğın saģladığı 'inanç ve ibadet hürriyeti' açısından doğru olmakla beraber, bu topraklarda yaşayan bir kişi en doğal hakkı olarak inanmamış olsa bile ağırlığı müslüman olan milletimizin değerleri ile ters düşmemesi, etkili ve yetkili olduğu konumda olduğunda halkın beklentilerine cevap verebilmesi açısından 'İslâm Dini'nin bizden ne istediğini?' Kur'an merkezli bilmelidir. Bunun için geçmişte Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin müfredatta olmmaası ya da seçmeli olması yanlıştı. Bizde; görevde ya da akademik hayatta iken konuşmayıp da emekli olduktan sonra "dil dökme" hastalığı da bir başka gerçektir. Bu durum; akademisyen ve ilmi disipline karşı korkunç bir yanlıştır. Bunun için kişinin deytumu/ilkesi olmalıdır. Yani kişinin etkili ve yetkili olduğu zamandaki çizgisi ile emekli olduktan sonraki çizgisi farklı olmamalı, söz ve eylemlerinde tepeden tırnağa bir tutarlılık oluşturmalıdır. Hani meşhur bir hadis var ya 'arşın gölgesinde Allah'ın özel muamele göstereceği yedi sınıftan biri de 'gençliğinden itibaren kalpleri Allah'ın mescitlerine bağlı olanlardır'. Bu ne demek? Şu demek; 'davranışlarından sorumlu olduğu dönemin tamamındaki çizgisinde tutarlık arz eden kişiler arşın gölgesinde olacak, özel muameleye tabi olacaklar' demektir. Bunun için Kur'anda, Ey iman edenler, adaleti büyük bir özenle ayakta tutun, kendiniz anne babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun' (Nisa, 4/135) buyruluyor. Mehmet Âkif'in,

'Hâlikın nâmütenâhi adı var, en başı 'Hakk',
Kul için ne güzel şey, Hakk'ı tutup kaldırmak'

dizesi de bu ayetin adeta tefsiri/açıklamasını yapmıştır.
Malüm isanlık başlangıcından itibaren felsefenin de doğuşuna etki eden 'Varlık ve Bilgi Kavramı' sorusuna cevap aramıştır. Bu bağlamda ilahi olsun ya da olmasın yüce bir güce de dayanmış ve oradan yararlanarak kendisine göre zihnindeki soruları cevaplandırma yöntemini de seçmiştir. Herbir insanın belleğine gelmesi çok doğal olan girift soruların çözümünü bulabilmesine katkı sağlaması açısından İmam Hatip gibi kurumlar ve özellikle de İlahiyat Fakülteleri'nin eğitim müfredatı çok önem arz ediyor. İlk girdiğimde aynı düşünmüyordum ama bugün için diyorum ki yeniden başa dönsem ve okumaya başlasam, yine İmam Hatip Lisesi ve İlâhiyat Fakültesi okurdum. Çünku bu okullarda -kimse kusura bakmasın, elbette diğer üniversitelerden mezun olanlar bize çok lazımdır, her birisinin uzmanlık alanı ve bilgilerine saygım sonsuzdur- ama İlâhiyat fakülteleri, tıp, mühendislik, hukuk, coğrafya, vs. eğitim ve öğretim kurumlarrı gibi tek bir alanda eğitim vermiyor. Tefsir hadis, fıkıh, kelam gibi temel mesleki derslerin yanında, arapçadan batı dillerine, eğitim bilimlerinden felsefe gurubuna, İslâm tarihinden sanat tarihine, Türk İslâm Edebiyatı'ndan muski ve hatta varıncaya kadar pek çok alanda ders görme imkânına sahip oluyorsunuz. Ama bizim de -dile getirildiği gibi- bir sıkıntımız var. O da, Örgün Eğitimde öğrencilerin, Yaygın Eğitimde de halkın zihinlerindeki rahatlamayı zaman zaman sağlayamadığımız oluyor. Neden mi? Çünkü Kur'an ve Sünnet çizgisinden ayrılıyoruz da ondan. Şayet Kur'an merkezli Din Eğitimi verilmiş olsa, bunun kabulü kolaylaşır, çünkü bu öğretileri kabullenecek anlayış bireylerin her birisinin yapısında var. (Rum, 30/30). Ama bizler ana kaynaktan değil de 'kendi dönemlerinde geçerli olan açıklamar'la öğretim yaptığımiz için gençliğimiz başka akımlara katılabiliyor. Bunda örgün ve aygın eğitimde yer alan herbirimizin sorumluluğu var..