abekaroglu @ gmail.com

Daha önce ‘Eğitim ve Spor’ ve ‘Futbol, Spor Olmaktan Çıktı’ başlıklı iki tane yazı kaleme almıştım. Bu yazım sporun futbol alanında üçüncüsü olacak. Günümüzde spor denince genelde futbol anlaşılıyor. Oysa ki ata sporumuz güreş, ya da sünnet olan yüzme ve tüm spor branşlarının temeli olan atletizm; hiç bahse konu olmuyor.

Evet dediğim gibi futbol spor olmaktan çıktı. Yetmişli yıllarda yayın gelirleri olmadığı ve kulüp giderlerini yöneticilerin ceplerinden karşıladığı dönemlerde, her ne kadar teknik direktör ve futbolcular profesyonelce çalışmış olsalar da bu iş; yine de amatör ruhla icra ediliyordu. Günümüzde istenen takımın şampiyon yapıldığı, futbol federasyonun istediği zaman küme düşmeyi kaldırıldığı bir yerde spordan mı bahsediyoruz?  İki asır önce kuralları İngiltere’de belirlenen–ki bundan yüzyıllar önce Çin’de oynandığını da söyleyen araştırmacılar da var- futbol için çocukluktan beri, ‘bu futbolu Yahudiler icat etti, onlar bizi bu araçla oyalarken kendileri dünyanın gelirlerini kotarıyorlar’ diye klişeleşmiş bir sloganımız vardı. Ama son yıllarda bakıyoruz ki o Yahudilerin de takımları var ve dünyaya futbolcu da ihraç ediyorlar. Dünya bazında beş – altı milyar dolar, ülkemizde de yüzlerce  milyon dolar dönen bir endüstriyel alandan bahsediyoruz. Spor nedir, biliyor musunuz? Peygamberimiz, ‘güreşte galip gelen pehlivan değildir, gerçek pehlivan, sinirlendiğinde kendisine hakim olan kişidir’ buyuruyor ya. Yani spor hekimliği deyimi ile, ‘adrenali yükselince bir başka ifade ile anayrobik ortam oluşması sonucu vücutta laktirik asit birikip oksijensiz bölgeler çoğalınca, ağzından çıkanı kulağının duyduğu haldeki beden eğitimidir. Sağlık amaçlı olarak koşarsınız, yürürsünüz, ya da tenis oynar, vücuttaki toksinleri atarsınız, işte bu; spordur. Zaten Atatürk’ün de, ‘ben sporcunun, zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim’ dediği de budur. Bunun için diyorum ki; ‘endüstriyel futbol’ denen bu alan asla spor olamaz, olsa olsa sadece güçlerin birbirlerine üstünlüklerini ilan ettikleri bir araç olabilir. Ayrıca laf aramızda, milyonlar ilgilendiği için kimse bu konuda laf etmiyor, ya da  ‘tepki çekerim’ endişesi ile olacak, kumar kabul edilen iddianın girdiği bu alanla ilgilenmenin, ‘caiz olup olmadığı?’da ayrı bir konu.

İşte bu cadı kazanında Trabzonspor da  ‘varım’ diyor, hem de şimdiye kadar şike ve çeşitli oyunlarla ile altı yedi tane şampiyonluğu elinden alınmış olmasına rağmen. Madem ki bu kadar olumsuz şartlara rağmen bu alanda olunacak, ben de acizane Trabzonspor’un ikinci ligden süper lige, o günkü adı ile birinci lige yükseliş serüveninden itibaren tarihine tanık olan bir seyirci olarak  bu alanda bir iki laf edeyim.  Ana soru şu; Trabzonspor’un şampiyonlukları neden çalınıyor? Çalınır, çünkü ortada büyük bir rant var da ondan. Şayet bu iş spor olarak yapılsa Trabzonspor, zaten dört senede bir şampiyon olur da ondan. Daha önce bu sayfada yazdığım ‘Yine Aynı Şey’ başlıklı yazımda var, Trabzonspor, birinci lige çıkmak için kurulduğu altmış yedi yılından sonra özellikle altmış dokuz ve yetmiş dört yılları arasında lige çıkmak için dört yıl çok uğraştı ki çok kişi gibi o günleri iyi bilirim. Yeni nesiller bilemez ama Trabzonspor, yıllarca PTT, Gaziantep, Eskişehir Demirspor, gibi takımlarla yarışmış,  ilk şikeyi de bugün kardeş takımı olan Kayserispor’dan görmüştü. Gençlerbirliği Trabzon’da maça çıkmadığı için hükmen 3-0’lık galibiyet Trabzonspor’a yetmemiş ve  o yıl averajla Kayserispor, Trabzonspor ise bir yıl sonra birinci lige yükselebilmişti.  Doksan altı, iki bin beş, iki bin on bir ve de geçen yıl da olanlar; zaten herkesin malumlarıdır. Bu travmalardan sonra duygusal ve aceleci yapısı nedeni ile Trabzonspor’da çok kırılmalar oldu, bu dönemlerde her şeye sil baştan başlandı. Bu süreçlerde göreve gelen yönetimler, sonuca ulaşamasalar da doğru işler yapmışlardı. Özellikle bu yönetim, göreve geldiğinde o kadar doğru işler yaptı ki, kulübü batmaktan kurtardı, hedef olarak da,  ‘üç yıl şampiyonluktan söz etmeyeceğiz, dördüncü yılda iddialı olacağız’ denmişti, ama yapılan çok doğru hamleler sonucunda daha ikinci yılda birden şampiyonluk potasına girildi -ki iki bin on bir yılında da aynı durum olmuştu-, ama kusura bakmasınlar, yönetim birden sanki havaya girerek ve sanki ‘her yaptığım doğrudur’ tarzı ile kimseyi dinlemez oldu. Oysa ki Kur’an’da emir olan, ‘İstişareyi terk eden hiçbir kişinin başarılı olamayacağı’ (Al-i İmran, 3/159; Şura, 42/38) da belirtilmiş olmasına rağmen.  Bana göre kulüp için çok yararlı olan Hayrettin Hacısalihoğlu Bey, şayet iki bin on bir yılında daha sezonun yarısında istifa etmemiş, geçen yıl da, her şey yolunda iken yönetim amiyane ifade ile ayağına sıkarak Ünal Karaman Hoca’yı görevden alınmamış olsaydı; takım şampiyon olacaktı. Bu yazıyı geçen yıl Alanya maçından sonra yazacağımı, ama beklettiğimi İnan Kalyoncu Bey; iyi biliyor. Söz konusu maçtan önce, sayın divan başkanını ile beraber Başakşehir başkanına yönelik, ‘hakemleri etki altına alma..’ içerikli yapılan basın toplantısı ‘keskin sirke küpüne zarar’ cinsinden stratejik bir hata idi. Bu açıklama; kendi futbolcuları üzerinde, ‘nasıl olsa bizi şampiyon yapmayacaklar’ hissini meydana getirmekten başka işe yaramadı. Trabzonspor’un bir de, ‘derbileri aldım, basın da beni favori görüyor ve şampiyon olduk havasına girme’ yanılgısı var. Derbileri alan takımın şampiyon olacağı günler; yetmişli, seksenli yıllardaydı, çünkü o zaman Anadolu takımlarını herkes yeniyordu, günümüzde ise yayın gelirlerinden aldıkları payla Anadolu takımları da artık iyi transfer yaparak güçlendiler, bu nedenle derbileri alan değil, Anadolu takımlarına takılmayan takımlar şampiyon oluyor. Biliyoruz ki Galatasaray, dört yıl üst üste şampiyon olduğu dönemde Fenerbahçeyi sadece bir defa yenebilmişti. Evet lobilerin istediği takım şampiyon yapılıyor ve bu da hakemler üzerinden şöyle gerçekleşiyor. Deniyor ki, ‘hakemler de insandır ve onlar da hata ederler’. Oysa ki; hukukta “bilmiyorum” ve “hata ettim” demek; mazeret değildir. Bir durum daha var, ülke de herkes yaptığı işinde şeffaflık gereği,  gerektiğinde sorgulanmaya ve yargılanmaya tabidir. Bir istisna olarak hakemler tartışılan kararlarından dolayı; teamülde yani uygulamada yargılanmıyorlar. Siz; şike sürecinde bir tane hakemin yargılandığını gördünüz mü? İhsan Öksüz’ün ‘Şike, Şike, Tapeler, Yalanlar, Gerçekler’ isimli eseri ortada ve şu kadar milyon dolarlar; bu şekilde kontrol ediliyor. İddia ediyorum, hakemler de tepki çeken ve ‘kasıtlı olarak kabul edilen’ kararlarından dolayı mahkemeye çıkarak spor hakiminin önünde yargılansın ve onu ikna etsinler; bakın işler nasıl düzeliyor.

Şunları da eklemek isterim, şu şike yılını her yıl gündeme getirerek, takımın moral ve motivasyonunu bozmamalı artık. Çünkü; kupanı vermiyorlar ve devamlı kendine zarar veriyorsun be kardeşim. Sayın başkan, takımı biraz uzaktan takip etmeli ve takım otobüsüne binmemeli, takımın yanında sadece futbol şubesi sorumlusu olur. Yönetim kurulu kararı ile borç silmek de; pahalıya mal oldu, bunu gören mihraklar, işi uefa ve casta aleyhte sonuçlandırdılar. Bir de ‘Müzeye forma kaldırma’ konusu var. Söz konusu futbolcu kupa mı kazandırdı? Yoksa şampiyon mu yaptı ki, forması müzeye kaldırıldı?, 'para getirdi' tamam da, ona kim lisan çıkardı?, kim hoca tuttu da onu yetiştirdi? kim maçlara götürdü ve getirdi?,  İlk önce efsane futbolcuların formaları müzeye kaldırılması lazım, o zaman da formalara yazacak numara kalmaz ki Ali Kemal Denizci’nin dokuz numaralı forması bir daha giyilmemeliydi.

Diyorum ki; seksen üçteki şampiyonluk sonrası tekne ile denizde tur atıldığı sırada TRT ekranlarına ‘Trabzonspor, dün şampiyondu, bugün de şampiyondur ve gelecekte de şampiyon olacaktır’ diye hedef gösteren Ahmet Suat Özyazıcı ve efsane futbolcular, çıtayı çok mu yükseğe çekmişti?  Yoksa efsaneyi yaratanlardan Şamil Ekinci, bir Samsunspor maçı sonrası kendisine saldırılması sonucu kavgaya girmek zorunda kalan Trabzonspor için yumruk bile yiyen Özkan Sümer, Ahmet Celal Ataman, Mehmet Ali Yılmaz, Sadri Şener, Faruk Özak  ve diğerleri bu takımı şampiyon yaparak yanlış mı yaptılar. Çünkü; hedef çok yükseltildi ve o eski günler bir daha tekrarlanamıyor.

Hülasa çözüm şudur; öyle sıradan yabancıları getirterek bu iş olmaz. Son günlerde çok gündeme geldiği şekli ile Başakşehirde iki yılda iki şampiyonluk veren, Milli Takım’da başarısız olan, Beşiktaş’tan otuz milyon tazminatla ayrılan, unutulmaya yüz tutmuş, sadece çıkış arayan, Trabzonspor’un bünyesine uymayacak ve sanki birilerinin ‘benim hocamı al’ diye dayattığı Abdullah Avcı konusuna girilmemeli. Umarım ben yanılırım ama, önceki yönetimin göreve getirdiği Ersun Yanal’ın tazminatını bu yönetim ödediği gibi, gelen yönetim de Abdullah Avcı’nın tazminatını öder. Ben olsam şöyle yaparım, derim ki son şampiyon olunduğu seksen üçten beri genelde futbolun içerisinden gelmeyenler bu takımı yöneterek siz efsane futbolculara tere satılıyor ve şampiyonluk bir türlü gelmedi, ey efsane futbolcular, gelin buraya bakayım, siz geçmişte bu işi nasıl başarıp bu takımı şampiyon yaptıysanız, şimdide gelin bu işi hoca olarak tekrarlayın.  Bundan sonra şayet Trabzonspor’un hakları çalınmaya devam edilirse, tepki şöyle verilmeli. Lütfen açıklamalarda ‘hakemin kasıtlı kararı’ deyin, ‘hakem hatası’ demeyin. Hata; bilmeyerek yapılan yanlışlar için kullanılır (Bakara, 2/286). Tüm Trabzonsporlular ortak karar alıp bir maçtan çekilmeli, Katar’daki süper kupa finaline gitmemeli gibi.  Ben olsam geçen yıl kupa finaline çıkmazdım, Trabzonspor’un müzesinde kupa mı yoktu ki? Futbol Federasyon Başkanı Fenebahçe başkanının ofisine merkez hakem komitesi ile giderken, Trabzonspor Başkanı’nın telefona bakmıyor bile. Boş alanda kameralara konuşmayı da kimsenin dinlediği yok, dosyalarla UEFA ve FİFA’ya gitmek de; fayda sağlamıyor, çünkü; Trabzonspor’un geçen yıl ceza almasını sağlayanlar, bunları da etkisiz hale getirirler. Bu işlerin nerelerde, kimler tarafından kotarıldığını bulmak gerekir. Ve; hakemler de tepki çeken kararlarından dolayı yargılamalı. Yoksa lobiler, hakemler üzerinden filim çevirmeye devam ederler.

Son olarak diyeceğim şudur; Trabzonspor bu alanda devam etmek istediğine göre; İstanbul takımlarının yöneticiliklerine soyunmayıp da Trabzon dışından memleketlerine aidiyet duygusu ile Trabzonspor’un yöneticisi olanlara, deplasman masraflarını karşılayanlara; sadece alkış tutulmalıdır. Ama futbol idaresi; mutlaka ve mutlaka hayatta olan efsane futbolculara devredilmeli…