Başlık şaşırtabilir bizleri. Burada doğrudan ‘Cennet’ ya da Cehennem’ konularını tartışacak değilim. Söz konusu kavramların Kur’an-ı Kerim’de Yüce Yaratıcı tarafından defalarca zikredildiği ve müstehaklarının da kimler olduğunun açıklandığı; herkesin malümudur. Neden böyle başladığımı ve meramımı kısa teknik bir açıklamadan sonra anlatacağım.

       ‘Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’ kavramını küçüklükten beri hepimiz biliyoruz.  Çocukluğumuzda camiler bünyesindeki Kur’an Kursları’na gittiğimizde bize dini bilgiler yanında,  ‘Kabir’de Sual ve Cevap’ öğretilir, bu bağlamda, ‘hangi mezheptesin?’ diye de sorulurdu.  Bu soruya cevap olarak da bize; ‘Amelde mezhebim İmam-ı Azam Ebu Hanife, İtikatta Mezhebim;  Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’’tan Matüridilik cevabı öğretilirdi.  Bilindiği gibi ameldeki mezhepler;  ibadetlerin Kur’an ve Sünnet’e göre ‘nasıl eda edileceğini?’ bize öğreten anlayışlardır. Bunlar, Hanefilik, Şafilik, Malikilik ve de Hanbelilik’tir.  ‘Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’ ise; ‘inanç, muamelat, hukuk gibi yaşamımızın her anını Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’e göre düzenleme’ görüşünde olanların ekolü demektir. İtikadi mezhepler de;  amelde bizim gibi Hanefi olanların görüşlerini kabullendiği ve Türkistan’ın Semerkand bölgesi Matürid kasabasından bir Türk olan İmam-ı Muhammed el- Matüridi’nin öncüsü olduğu Matüridilik ve amelde Şafi olanların itikadi konularda görüşlerini benimsedikleri Ebu Hasan el- Eş’ari’nin öncüsü olduğu Eş’arilik diye iki ekole ayrılır.

       Burada ‘Kelam ve Akaid’ gibi gerçekten teknik olduğu kadar, bir o kadar da ağır olan ve ilahiyat fakültelerinde derinlemesine incelenen ve öğretilen alanlara girip sizi yormak istemiyorum. Ayrıca, ‘İslam’da mezhep var mıdır ya da yok mudur?’ tartışmasına da burada dalacak değilim. Çünkü bu konuda daha önce görüşlerimi ortaya koyduğum epeyce yazım ve konuşmam oldu ki, beni tanıyanlar bunları yakından bilirler. Gerekirse başka bir yazıda bu konu bir daha ele alınabilir.  Benim derdim ise, devamlı yaşadığımız bir sorundur ki o da şudur: ‘Acaba biz; bildiklerimizi neden uygulamaya geçirmeyiz?’  Bu mevzuyu okullarda münazara ettiğimizde öğrenciler bu soruya, ‘kolayımıza öyle geliyor.’ diye cevap veriyorlar.  Bu sualin değişik yanıtları vardır elbette. Bunlardan biri de kanaatimce şudur. Ehl-i Sünnet’e göre, ‘amel; imandan rukün/cüz/parça değildir’. Yani kişi inandığı ve inkâr etmediği takdirde, herhangi bir suç işlediğinde; sadece günahkârdır ve dinden çıkmaz, halen mü’mindir. Ölünce cenazesi yıkanır, namazı kılınır, müslüman mezarlığına defnedilir, bu kişinin tevbe hakkı vardır, kabul edilirse doğrudan cennete girer, şayet tevbesi red edilir ise, cezasını çeker ve peygamberimizin inananlara müjdelediği, ‘inanan kişi her ne kadar günahkâr da olsa, eninde sonunda cennete girme’ hakkından yararlanır.  Ehl-i Sünnet dışı kabul edilen bir diğer İslami ekol Mutezile’ye göre ise; ‘büyük günah işleyen kişi; ne cennette ve ne de cehennemdedir, ikisi arası bir yerdedir, tövbe etmediği takdirde cennete giremez’. Hatta ekseri mutezili alime göre, ‘amel; imandan rukün/cüz/parçadır’. Yani kişi, mü’min olduğunu söylüyor ise, inandıklarını uygulamaya geçirmek zorundadır, yoksa dinden çıkar. Bu özetlediklerim; alimlerin Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’ten anladıkları üzerindeki fikri münazaralardan ortaya çıkan farklı anlayışlardır. Sonuç olarak ben de diyorum ki; bizim görüşlerini benimseyerek tabi olduğumuz Ehl-i Sünnet anlayışını bilen bizler; ‘nasıl olsa dinden çıkmıyoruz, günah işleyebiliriz, eninde sonunda cennete gireceğiz’ düşüncesi ile rehavete kapılıyor ve gevşiyoruz. Dolayısı ile de gıybet edebiliyor, yalan konuşabiliyor, hak yiyebiliyoruz vs. Ayrıca caddeye tükürebiliyor, çöpleri en son model araçların içinden bile sağa sola atabiliyoruz. İlkokul mezunu bir komşum var, evinin önüne bırakılan çöpler için geçende şöyle bağırıyordu, ‘herkes evine Müslüman.’ Yani, ‘evinde halının üzerine atmadığın çöpleri sokağa atıyorsun.’ demek istiyor. 

        Bu yıl sporun futbol alanında Rusya’da yeni bir dünya kupası oynandı ve bence bu turnuva çok ilginç olaylara sahne oldu. Bir çay sohbetinde arkadaşlara, ‘sizce dünya kupasına damga vuran olay nedir?’ diye bir soru sordum. Daha önce Rumelikavak’ta esnaflık yapmış şimdi Merter’de bu işe devam eden Murat Bedava isimli dostum ki kendisi medreseden icazetli bir müderristir, bu soruma doğru cevabı verdi. Bu soruyu şampiyona bittikten sonraki hafta Cum’a Vaazı’nın sonunda cemaate, ‘sizce dünya kupasına damga vuran olay nedir?’ diye tekrarlayarak sordum. Cum’a Cemaatinden hiç kimse bu soruya doğru cevap veremedi ve suskun kalmayı tercih ettiler. Ben de kendilerine bu soruyu hepinizin tanıdığı Murat Bey; doğru cevapladı ve siz ise konuya, ‘en güzel golü atan, kupayı kazanan vs.’, açılarından bakıyorsunuz; öyle değil, bilemediniz dedim. Cemaat biraz mahcup oldu. Ve bunun üzerine onlara şu açıklamayı yaptım.

       Olaya sportif başarı açısından bakmayın. Turnuvaya katılan ülkelerin halkları ki ekseriyeti müslüman değil, iç içe maç seyrediyor, kendi takımlarını alkışlıyorlar; biz ise, bir derbi maçını bile aynı mekanda seyredemiyor, bırakınız stadyumları, kahvehanelerde bile  birbirimize küfrediyor ve kavga ediyoruz. Bana göre istisnaları bir yana en cahil ve fanatik kesim sporun futbol alanındadır. Başkan, yönetici, basın, antrenör, futbolcu ve biz seyirciler bu işin içindeyiz ve futbol alanındaki kavgalardan sorumluyuz. En eğitimli seyirci;  futbolun dışındaki spor dallarındadır, ama son zamanlarda futbol seyircisi o alanlara da kayınca oralarda da kavgalar başladı.  Sarıyer Belediyemiz’in geçen yıl yeni binasında düzenlediği, ‘Spor’a Bakış’ konulu bir programda, Uefa’da da önemli görevler üstlenmiş olan futbol federasyonun eski bir başkanına, Mehmet Ali Yılmaz Bey, bakanlığı döneminde çıkardığı bir yasa ile federasyonu özerk hale getirdi, sizi de federasyon başkanı yaptı, futbol alanındaki bu kırıp dökmelerden sorumlu değil misiniz? Maçlardan önce siz ileri gelenler çıkıp seyirciye, “Bakın Atatürk, ‘Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.’ diyor, birbirimize  küfretmeyelim, kavga etmeyelim, biz müslümanız, Hz. Muhammed de, ‘pehlivan güreşte galip gelen değildir,  gerçek pehlivan; hiddetlendiğinde sinirlerine hakim olan kişidir’, yani günümüz spor literatüründeki tabirle,  ‘Adrenali yükseldiğinde ağzından çıkanı kulağının duyduğu kişidir.’ Buyuruyor.” deseniz ve biz seyircileri eğitseniz olmaz mı? Yoksa futbol spor olmaktan mı çıktı? diye sormuştum. Bu eski federasyon başkanımız, sorumdan dolayı beni kutlamıştı ama cevap verememiş ve sadece, ‘Avrupa’da da var, doğru söylüyorsunuz çalışma yapılmalı, ben size diyorum, siz de yetkililere söyleyin.’ diyerek zorlandığı ve ilerlemiş yaşından dolayı da ben üzülmüştüm. Asıl bir konu daha var ki o da;  Sarıyer Belediyesi’nin geçen hafta düzenlediği ikinci Kilyos Çevre ve Sanat Günlerinde vurgu yaptığı; temizlik konusudur. Dünya Kupası maçlarında Japonya’nın Kolombiya’yı yendiği maçta, Japon seyircilerin ellerinde getirdikleri poşetlerle tribünleri temizlediler. Bununla da yetinmeyen boyları kısa ama beyinleri büyük Japonlar’ın, Belçika’ya yenilerek turnuvadan elenen futbolcuları, Rusya’ya ev sahipliğinden dolayı teşekkür edip soyunma odalarını temizlediler. Japon seyircileri bu halde gören Senegal seyircisi de onları örnek alarak kendi tribünlerdeki çöpleri topladılar. Senegal halkının yarısı müslüman ve ben bunu anlarım. Ama Japonlar ise, gayr-i müslim. Bakınız, Kurban Bayramı tatilinde köylerinden ziyade Ege ve Akdeniz sahillerine akın eden vatandaşların bazıları gazete ve televizyonlara da yansıdığı gibi, piknik alanlarını çöp yığını haline getirdiler. İşin an acıklı yönü ise, bu çöpleri müslüman olmayan yabancı turistlerin ellerindeki poşetlerle toplamış olması. Şimdi biz, müslümanız,  Japonlar ise; Budist. Bizim dinimizde buyrulur ki, ‘Allah; sizi temizlemek istiyor.’ (Maide, 5/6); ‘Allah; temizlenenleri sever’ (Bakara, 2/222); ‘Elbiseni temizle’ (Müddesir, 74/4). Peygamberimiz de bu konuda, ‘Allah, temizdir ve temiz olanları sever’; ‘temizlik; imanın yarısıdır’ buyuruyor.  Bu ayet ve hadislerin sayısı yüzlerce ve burada hepsini zikretmemiz mümkün değil.

       Hal böyle iken şimdi ben de soruyorum, acaba cehennem; müslüman ve de mü’minim deyip de Kur’an’daki çoğu  buyruğu uygulamayan bizleri mi, yoksa her ne kadar Budist ya da gayr-i müslim olduğunu söylese de, Kur’an’ın istediği çok şeyi yerine getiren Japonları mı yakacak? Yoksa Mehmed Akif’in Avrupa intibalarını anlatırken söylediği,  ‘İşleri, dinimizin emrettiği; bizim işlerimiz de onların dininin istediği gibidir.’ klişeleşmiş sözü ile mi yetineceğiz?