Osmanlı’yı “din gibi görüp” okumamakta, öğrenmemekte, anlamamakta ısrar edenler; “naslaştırıp” dokunulmaz kılanlar, hala cehaletin doruklarında yaşamaktadırlar. Cehaletin kurbanları, “Türkçe Kuran olmaz” diyenler, Allah’ın Yasin Suresi için “=ayet 70: Diri olanı uyarsın ve inkarcılar üzerine söz hakkı olsun diye indirilmiş” demesine rağmen, para ile tuttukları hocalara “dirileri uyaracak, inkarcılar üzerine söz hakkı olacak” bu sureyi, milyonlarcası mezarlıkta “ölülere” dinletecekler.

İmparatorluğu “saraydan ibaret” görenler, şehzadelerin eğitimini-öğretimini tüm imparatorluk halkına da veriliyor gibi düşünenler, medreseler ve ulemayla övünenler, Cumhuriyet kurulduğunda okur-yazar oranının tüm erkeklerde-azınlık erkekleri de dahil %4, tüm kadınlarda-azınlık kadınları da bu rakamın içindedir, %07 olduğunu bilirler mi acaba?

Mora isyanını haber vermeyen, Rus Çarına casusluk eden Fener Rum Patriğini iki papazla, Patrikhanenin büyük kapısı önünde astıran II. Mahmut, aynı kızgınlık ve öfke ile devlet dairelerinde tercüman olarak çalışan, dışişlerinde görev yapan, Osmanlı’nın gözü kulağı olan ne kadar Rum varsa tümünü de öldürttü. Müslümanlara “küffar dilini öğrenmenin yasak” olduğu bir zamanda “Tercüme Bürosunu” açtırdı ve Rumların yerine Ermeni halkı içinde yabancı dil bilenleri görevlendirdi.

II. Mahmut’a direnenler, fese, yeniliklere, “tıbbiyeye, cerrahiyeye”, salgınlarda karantinaya “Allah’ın takdirine karşı mı çıkıyorsunuz” diye isyan edenler, her yeniliğe yeniçeri ocağı ile direnç gösteren ulema, şeyhler, tarikatlar, padişaha “gavur padişah” diye savaş açanlar, hep cehaletin kör karanlık kuyularından beslenenlerdi.

İki yüzyıl önceki “o kafa “ile Atatürk’e, Atatürk Devrimlerine, ilkelerine, dünya ve Türkiye’deki değişmelere, gelişmelere, ilerlemelere karşı çıkanlar, doğal afetlere bakarak hiçbir akli ve bilimsel açıklama getiremeyenler, ama sürekli küfür, hakaret, suçlama ve aşağılama hafifliğini gösterenler tekke, tarikat ve zaviyelerin ışıksız dehlizlerini dolduran din tacirleriydi. Yine o tekkelerde, tarikatlarda, cemaatlerde kümelenmiş, yine o kör karanlık kuyularda rahat ve huzur içinde, cehaletleriyle direnen, öğrenmeyen, akla, bilime inanmayan, ama hasta olduklarında yatırlara, şeyhlere değil de doktorlara, hastanelere koşan, çağın ve zamanın dışında yaşayan “o kör karanlık kafalardı.”

TRT’de devasa bir fon oluşturan ve ekranı kaplayan büyük puntolu “19 Mayıs Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun” görüntüsü insanın tüylerini diken diken ediyor. Emperyalizme direnişin ve bu topraklardan sökülüp atılışın ilk ayağını, / bağımsızlığa, özgürlüğe ve işgal ordularından kurtuluşa yapılan kutsal yürüyüşün başlangıcını / ve Kurtuluş Savaşı’nı ateşleyen kıvılcımı, “Cumhuriyet Bayramı” olarak devletin birinci kanalından ülkeye ve tüm dünyaya göstermek aymazlık değil de nedir?

Yıllarca dışarıda futbol oynayarak “Türkiye’nin bir kültür elçisiymiş gibi değer verilmiş”, “milli takım forması” giydirilmiş, baş üzere taşınmış bir “zat”, yayımladığı görüntülü mesajda “19 Mayıs Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınız Kutlu olsun” diyor. Bunlar birer şaka mı, yoksa bunlar ekranlar için yapılan “tekrar oynat mizansenleri mi?

Sıradan insanların hataları “kendilerini ilgilendirir, kendilerini bağlar” deyip hoş görülebilirler. Ama kamuya, dünyaya mal olmuş, milyonlara, milyarlara hitap eden kurum, kuruluş ve kişilerin yanlışlarına nasıl tahammül edilir, bilemiyorum. Cehaletin, sorumsuzluğun, aymazlığın bu kadarına pes doğrusu… Yanlışlığın “liyakatı” olmaz.

Barış ve esenlik dileklerimle bayramınızı kutluyor, sevgiyle kalınız diyorum…