Vakfıkebir ve Beşikdüzü’nün ortasında bir kıyı köyüdür. Hiçbir kıyı köyünden farkı yoktur. Rumca “petra=taş” kelimesinden türeme “Petromida” adıyla anılmaktaydı. Bu ad köyde bulunan “taş oyma” bir kiliseden gelmekteydi. Petromida ne zaman Çamlık’a dönüştürüldü, bilinmiyor. Bilinen İttihat ve Terakki ya da Cumhuriyet döneminde Rumca, Ermenice, Gürcüce… yer adlarının Türkçeleştirilmesinden sonradır.

 Geniş ve simsiyah kumsallarıyla Karadeniz’le iç içe olan köy, “ikili yol” bahanesiyle denizden koparıldı. Kumsalları, kıyı boyunca dizili devasa kavlağan, dut ağaçları, yabani iğde molları, arkasına sinerek iç çamaşırlarımızı değiştirdiğimiz böğürtlenler yok edildi. Yaz sıcaklarında denize girip serinlenecek yer bırakılmadı. Yolu dalgalara karşı korumak için denize dizili (T)lerin akıntı yönünde dolmasını bekliyoruz. Ancak “o zaman pilajlar” oluşacak(!), kıyılar” şenlenecek, insanla dolup taşacak, cıvıl cıvıl olacak. Buna ömür yeter mi, bilmiyorum.

 O zamanlar halkın gözünde gelişme, ilerleme, kalkınma bahçesindeki mısırı, cebindeki parası, dalındaki fındığı, okuması, yürüyüp gittiği yolu, çeşmedeki suyu, selesindeki ekmeği, duvarındaki cam ışığı, ahırındaki bol süt ve yağ veren ineğiydi. Adam olmaksa, devletin kasasına bir anahtar uydurmaktı.

 Çocukluğumuzda yol “patikaydı”, ya da “atyolu” denen kaldırımdı. Küçücük adımlarla her ikisinde de yürümek bizim için güçtü. Hava genelde yağmurlu olduğu için belden aşağı çamur içinde kalırdık. Okul dönüşü eve çamurlu gelmek bizim için dayak, azar ve aşağılanmak demekti, korku ve öfke demekti… “Hiç beyaz yumurta etmeyecek misiniz, bir yürümeyi öğrenemediniz” suçlamasıyla karşılaşmak demekti.

 Rahmetli öğretmenimiz “Cinaloğu Muallim Efendi”, okul başkanımızla, “imece usulü yol yapımını yerinde görmemiz için” göndermişti bizi. Kendisi gelemiyordu. İki bastonla yürüyebiliyordu ancak. Beş sınıf aynı salonda okuduğumuz için başkanı yarı öğretmen olarak görüyorduk ve başkanımız İlyas Eyüp bizden büyük ve uzun boyluydu.

 Muhtar Mollanın Ali’nin Kemal’di. İhtiyar heyeti ve köylüler Kaymakamın teşvikiyle yol için ilk kazmayı “bismillah” deyip vurduklarında yıl 1952 idi. Okula yeni başlamıştık. Muhtar “hayın-haydin uşaklar hayın, horon teperek düğüne gideceğiz bu yoldan” deyip halkı ve özellikle gençleri coşturmaya çalışıyordu.

 Köse Tevfik’in, Bankoğun Mehmet’in ve Tahir Osman’ın da köyde muhtarlık yaptığını duymuştum. Onları tanıdığımızda çok yaşlıydılar. Diğer yaşlılarla birlikte onlar da imeceye katılmışlardı. Kadınlar, kızlar kaban üstünde seyrediyorlardı. Herkes ve biz çocuklar yol yapımından ötürü büyük bir sevinç içindeydik. Muhtarlardan iz bırakan Kemal Kukul’du. Sonra gelen muhtarlar da onun izinden gittiler. Yol yapılıyordu ama köyde araba yoktu. Tek araba Turuman Doktirini ile yapılan Marşal yardımından alınan, kapılarında “dört el” resmi bulunan Kukuloğun Osman’ın Ford kamyonuydu. O yıllarda “Amerikan buğdayına” açlıktan bunalan halk can simidi gibi sarılmıştı.

 Sami Bahadır, Rıza Bahadır, Osman Bahadır, Dursun Kukul, Ahmet Sayın, Aziz Bank, Yusuf, Mahmut ve Mehmet Bahadır gibi muhtarlar yola, suya, elektiriğe, mezarlığa, camiye katkı verdiler. Nice yardım sever insanlar da iyiliklerini, güzelliklerini hiçbir karşılık beklemeksizin köylerinden esirgemediler. Köylü işine gücüne giderken muhtarlar köyün sorunlarını çözmek için devlet kapılarını aşındırıyorlardı. Aradan altmış beş yıl geçmesine karşın köyümün hala “adam gibi” bir yolu yok; hala yol sorunu var, hala yağmur sularının “ırmaklara, derelere” akıtılma sorunu var, hala köyün içinden geçen, her fırsatta yola zarar veren ırmak sorunu var; her yağmurda yolu kapatan heyelan sorunu var.

 Köy yolunun kimi yerleri asfalt, kimi yerleri beton, kimi yerleri de sıtabilize… Asfalt yamalı, beton çukurlarla dolu, ağır kamyonların geçişiyle yolun kimi yerleri çökmüş, kimi yerleri çok dar, yan yana geçişte zorlanılıyor… Oysa köyde, hemen hemen herkesin bir-iki arabası var şimdi… Üstelik üst köy ve mahalleler gurup yolu olarak bizim köyün yolunu kullanıyorlar.

 Her iş siyasete bağlandığından, hep “oy hesabı” yapılıyor, sorunların bitirilmesi hesabı yapılmıyor. Altmış beş yıldır yılan hikayesine dönen köyümün yolu tamamlanamadan muhtarların da, insanların da çoğu bu hayattan göçüp gittiler. Siyaset “aldatmayı, yalan konuşup uyutmayı, oyalamayı” hala sürdürüyor. Siyaset yolun, suyun, elektiriğin tamamlanmışlığını, düzgün bir yolda yürümenin ve araba kullanmanın verdiği mutluluğu yıllardır köylülerime yaşatmadı.

 Kim bilir bu oyun ne kadar daha sürecek?

 Çamlık Köyüne, Çamlık köylülere uygarlığı getirmek için çırpınan, hizmeti dokunan, yardımlarını esirgemeyen ve bu dünyadan göçüp giden ve hala hayatta olan o tertemiz insanlara gönül dolusu sevgiler, saygılar, minnetler, şükranlar, rahmetler sunuyorum…

 Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın…