Doksan altı yıl önce Mustafa Kemal Paşa'nın yönettiği "Başkomutanlık Meydan Savaşı"nda Batılı işgal ordularına son ve kesin darbe indirildiğinde dünya tarihine de not düşüldü: "Türkler yenilebilir, ama asla esir edilemezler..."

Bu zafer  - dün de, bugün de- en büyük bir mutluluktur hepimiz için...

Peki bu zafer kazanılmamış olsaydı ne olacaktı?

Böyle bir soruyu bugün  ülkenin geleceğini düşünen duru kafalar/beyinler düşünebiliyor  ancak...

Düşünenler, zafer tarihi 1922'den bugüne geçen süreci sağlıklı şekilde değerlendirip, neyin, nasıl olması  gerektiği konusunda kafa yoruyorlar.

Ülkenin sorunlarına çözüm yolları arıyorlar.

Kimileri de; Ağustos böceği örneği, önemsemedikleri "demokrasi savaşı" konusunda ileri-geri ötüp duruyorlar.

Bir yanda "Büyük Zafer"in 96. yıldönümü kutlamaları...

Öte yanda demokrasi zaafiyeti.

Mutluluktan çok, zaman-zaman üzüntü dolu günler/yıllar da yaşıyoruz.

***

"Büyük Zafer" sonrasında ikinci büyük savaşın ekonomi alanında verileceğini 17 Şubat 1923 tarihinde  "İzmir İktisat Kongresi"nde açıklayan -Yüce Rabb'in ulusa büyük lütfu- Mustafa Kemal Atatürk'ün hedefinde bu kez her alanda kalkınmış, çağdaş bir Türkiye vardı.

Özellikle de yönetimin demokratikleşmesi konusu O'nun aydınlık beyninde  bir ideal olarak yerleşmiş, gerçekleşmesi için de zaman ve zeminin hazır olmasını bekliyordu hep.

Nitekim, 17 Kasım 1924 tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını/partisini bu amaçla kurmuş, özlediği "Çok partili sistem"i ülke yönetiminde yer alsın istemişti.

Bu deneyim, kimi gerici, Cumhuriyet düşmanı çevrelerce sabote edilince söz konusu girişim akim kaldı, parti de kapatıldı.

İkinci deneyim ise Atatürk'ün direktifleriyle arkadaşı  Fethi Okyar tarafından yapıldı.

12 Ağustos 1930'da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası da birinci denemedeki olumsuzlukları tekrar ülke gündemine getirince kapandı.

Mustafa Kemal Atatürk, kurduğu Cumhuriyet yönetimini demokratikleşme/çağdaşlaştırma  idealindeki iki girişiminden sonuç alamadı.

"Atatürk, adil, güvenli, sevilen ve bütün bir milleti istediği gayeye götürmesini bilen bir şefti. O, aslında demokratın ta kendisi idi. O, bu milleti en iyi anlayan; O bu milletin ruh ve karakterine en iyi vakıf olandı. O, zamana göre hal ve hareketini ayarlamasını bildiği için yaptığı (iki) demokrasi denemesinde istediği olgunluğu göremediği, bulamadığı içindir ki, demokrasi hareketini durdurmayı uygun gördü.* 

Mustafa Kemal Atatürk, 10 Haziran 1937  tarihinde Trabzon'u son ziyaretinde kendilerine "-Paşam, Çok Partili Sisteme ne zaman geçilecek?" sorusunu şöyle yanıtlamıştı:

"-Müdafaa-i Hukuk zamanında başlayıp gelen hizip, fırka teşekküllerinden aldığımız intibah, bize ne Meclis dahilinde ve ne de hariçte hizip ve fırka teşkiline imkan olmadığını gösteriyor ve olmayacak da... Daha en az 20 sene Halk Fırkası rakipsiz olarak yürüyecektir. (.......) Fırkamızda menafii umumiyeden başka şahsi hiçbir menfaatine yeri olmadığını herkes ve her aza kat'i bilmelidir."

**

Şimdi şöyle bir soruyu herkes sorabilir. Atatürk'ün 1937'de Trabzon'da" Daha en az 20 sene Halk Fırkası  rakipsiz olarak yürüyecektir" direktifi bir yıl sonra vefatıyla hükümsüz olacak, yeni "Milli Şef" İsmet İnönü 1946'da ülkede "Çok Partili Dönem"i başlatacaktı.

Bu, bulunmaz bir fırsattı "Cumhuriyet ve demokrasi aşıkları" için...

Ama yine eski alışkanlıklar/inanışların karşı duruşları vardı ülkeye getirilmek istenen demokrasi havası için.

DP uyguladığı siyaset anlayışıyla başarısız bir demokrasi hamlesi oldu.

Arkasından gelen darbeler, darbe girişimleri...

Huzursuzluklar... Duraklama ve yaşanan sorunlar.

Cumhuriyet Devletini kurup zaferleri savaş alanlarında şehitler vererek, kan akıtarak kazanan bu Ulus, demokrasi savaşında Atatürk'ün kurmak istediği "Çok Partili Sistemi"

de geliştirmek/yaşatmak sorumluluğunu taşıyor.

Bu sorumluluğun, bu demokrasi savaşının  ihmal edilir ve unutulur bir yanı/yönü olamaz.