Yıllardır topluma ekilen “Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Gürcüler…gibi ayrımcılık tohumları” sevgiye, saygıya, hoşgörüye, birliğe, dirliğe olanak vermedi. Ayrıştırılan insanlar şu ya da bu etnisitede kendilerini ifade ederlerken, mezhepsel ayrılıklar, inanç farklılıkları, tarikatlar giderek ön pılana çıkarıldı. “Ayrı diller ve kültürler”, kendi farklılıklarını yaratmaya, inançlar ve mezhepler “kendi çıkarlarını” oluşturarak güçlenmeye çalıştı, siyasiler de onlarla bilyeler gibi oynayarak “oy peşinde” koştular. Memleketi, milleti, devleti, birliği, dirliği, sevgiyi, saygıyı dillendirmeye nedense “pek zamanları” olmadı. Ama satır aralarına yerleştirdikleri “kin, nefret, düşmanlık” duygu, düşüncelerini, durmaksızın bilinçaltlarına işlemekle insanları patlamaya hazır bir bomba durumuna getirdiler.

 Adına politika dedikleri “ayrıştırma ve bölücülük yöntemi”, insanları birbirlerinden soğuttu ve uzaklaştırdı. Birliğe, dirliğe, sevgiye, saygıya, bir arada yaşamaya dair içlerinde bir heves, bir arzu dahi bırakmadı. Tüm unsurlarla birlikte toplumu birleştiren kendine güven duygusu, inancı yok edildi. Türk kültürü, Türk dili, İslam dini “sürekli istismara açık” bir duruma getirildi. Toplum zayıflatıldı. Tüm güzelliklerin yerine “para ve çıkar” konuldu. “Para ve çıkar varsa dostluk var, arkadaşlık var; para ve çıkar yoksa dostluk da, arkadaşlık da yok” denildi. Kala kala, olsa da olur, olmasa da: Kerhen bir merhaba kaldı… Doğruluk, dürüstlük, namusluluk ve ahlak gibi erdemler darağacına çekildi. Partizanlık var, yandaşlık var. Kerhen hasta ziyaretleri, kerhen cenaze katılımları, reklam için düğünlere çiçek göndermeler var…

 Ve ne denildi çıkarlar için: “Hayır verecek olanlar teröristtir.”

 İçtenlikli hareketler, yüreğe göre yaşamalar, candan olma yakınlıkları kalmadı. Duygularını, düşüncelerini açıklarken “sekiz boğum düşünmek, dokuzuncu boğumda konuşmak” gibi güzel hareketleri unuttuk. “Rica, minnet” gibi duygularımız yok. Sevgiyle, saygıyla, hoşgörüyle birbirimize yaklaşıp konuşamıyoruz. Tırafikte bir yanlışlıkla karşılaştığımızda “neden, niçin” üzerinde durmadan, kızgın ve öfkeli olarak hemen saldırıya geçiyoruz. Eksikliğin, yanlışlığın bizde de olabileceğini hiç düşünmüyoruz. Hakaretse hakaret, suçlamaksa suçlamak, kavgaysa kavga, dövüşse dövüş… Birbirimize katlanamıyoruz, tahammül edemiyoruz.

 Camiler de, kiliseler gibi o denli siyasetin içine çekildi ki, hocalar da papazlar gibi “siyaset” konuşuyorlar. Camiler sevgi ve şefkat yönünden fakirleştirildi. Partiler, partililer, yandaşlar daha da kutuplaştırılıyorlar. Zenginler, yoksullar arasındaki uçurum her geçen gün daha da korkunçlaştırılıyor. İşini gören kurtuluyor, ötekileştirilenler “düşmanlaştırılıyorlar.”

 Liderler kafalarını kuma gömmüşler, hırslarından, öfkelerinden gözleri dünyayı görmüyor. İdare etmeyi, sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü, insani erdemleri, espiriyi sözlüklerinden silmişler; hep itici, hep uzaklaştırıcı, hep ayrıştırıcı, hep nefret ettirici söylemleri dolamışlar dillerine. Bu ülkenin, bu toplumun “birliğe, dirliğe” ihtiyacı yokmuş gibi, hep kavga, hep dövüş, hep düşmanlık, hep gerginlik, hep hır gür… Oysa toplum olarak huzura ve sükunete o denli ihtiyacımız var ki…

 İnsanları bu kadar germek çok yanlış; “lüzumundan fazla gerilen yay kırılır.” Bu toplum kırılır dağılırsa, hiçbir lider Atatürk değildir: Toplayamazlar, birleştiremezler, kaynaştıramazlar. Emperyalistler zaten bölünmeyi, parçalanmayı, halkı birbirine düşürmeyi bekliyor. Zor olan barıştırmak, kaynaştırmak, birleştirmektir. Kahraman ayrıştıran değil, sevdirendir.

 Görünen odur ki, suçlama, aşağılama, bağırma, çağırma, hakaret, ortalığı kırıp geçirme durmadan insanların öfkesini körüklüyor. Derleyici, toparlayıcı, birleştirici, yarına bir şeyler bırakıcı ifadelere; sevgiyi, saygıyı, değer vermeyi zenginleştirecek söylemlere yer vermeyi denemiyorlar. Oysa birliğe, dirliğe, birbirimizi sevip, saymaya o denli ihtiyacımız var ki!

 Liderlerin konuşurlarken birbirlerine ünlenirken “ey” diye başlamaları, bir düşüncenin, bir “görevin” saygınlığından çok, eski İstanbul kabadayılarının ağzını anımsatıyorlar. Halk bu örneklemelerden yürek alarak kabadayılık yaparsa, onların arkasında yüzlerce polisi yok, birbirlerine yazık ederler. O zaman pirincin taşını ayıklamak kimlere düşecek? Bu halkı birtakım maceralara atmanın bir anlamı yok.

 Kabadayılık ağzı halkın kimi kesimlerince “delikanlılık” olarak değerlendirilse de, akıl, bilim ve bilgisayar çağına yakışmıyor, devlet adamlığına ise hiç sığmıyor. Kabadayılık ağzında ısrarcı olmak, birliğe, dirliğe, sevgiye yer vermemek, kini, nefreti, düşmanlığı körüklemek bilgi, düşünce, sanat, eğitim ve incelik fukaralığıdır.

 Sorunlar bağırma, çağırma, hakaret, suçlama ile değil, sevgiyle, bilimle, bilimsel yöntemlerle çözülür.

 Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın…