16. ya da 17. Yüzyıllarda yaşadığı tartışıladursun, gerçek adı Ali Ruşen olan Köroğlu, “delikli demir icat oldu, mertlik bozuldu” dizesiyle Türk edebiyatı ve Türk düşünce dünyasındaki yerini aldı. Bolu Beyi’nin zulmüne direnen, babasının gözlerine çektiği milin intikamını alan, cesur, yiğit, doğru, dürüst, haksızlığa, adaletsizliğe uğrayanların yanında savaşımını sürdüren mangal yürekli bir halk ozanı…

Yaşadığı yüzyıla kadar tüm dövüşler, kavgalar, savaşlar “kol gücüne, beden gücüne” dayanıyordu; kılıçla, kalkanla, okla-yayla, gürzle, baltayla yapılıyordu. Er meydanında kozlar yüz yüze, göğüs göğüse, birbirlerinin gözlerinin içine baka baka paylaşılıyordu.

Ne zamanki akıl, bilgi, düşünce, teknik çeliğe su verdi; ne zamanki keşifler, Rönesans, reform Ortaçağ’ın duvarlarını yıktı; ne zamanki akılcı ve bilimsel düşünce “aydınlanmacı” çağı başlattı, işte o zaman “kol gücü-beden gücü” yerini “kafa gücüne” yani, “akla, bilgiye, düşünceye” bıraktı.

Ne kadar çok cesur, yiğit, gözü pek, becerikli, imanlı savaşçı, “delikli demir” karşısında pes etti, yapabilecekleri pek bir şeyleri de kalmadı. “Beyin gücü, beden-kol gücünü alt etti.” Bir düşünün, tarih derslerinde öğretmenlerimiz, “savaş meydanlarında kazandıklarımızı, masa başında”, yani “antlaşma yapılırken” kaybederdik. Bir türlü nedenini açıklanmazlardı. Açıklasalar “dedelerimize halel gelirdi.” Bizden bilgili, akıllı, kültürlü oldukları, dillerinin inceliklerini çok iyi bildikler için, “atalarımızı” ikna edip kandırır, savaşta “kol gücüne” kaybettiklerini masa başında alırlardı.

 

Demirin delinmesi, insan bilgi, düşünce ve becerisinin bir devrimidir, sanayinin çıkışıdır.

 

17. yüzyıl Avrupa için bir yola giriş, bir nefes alış, bir yürüyüş ve bir tırmanıştır. Beyin gücüyle aydınlanmacı düşünceye ulaştı, bilgiyi, teknolojiyi, sanayiyi gerçekleştirdi. Her alanda gelişti, ilerledi, zenginleşti. Kendine inancı, güveni arttı. Osmanlı Avrupa’ya ilk toprağını bu yüzyılda kaybetti. Avrupa Osmanlı’ ya “buraya kadar, bundan sonrası yok artık” dedi. Ve Osmanlı “çıkış yaptığı Anadolu’ya” çekilmek zorunda kaldı. (Başlangıç 1699’dur.)

Bilimde, teknolojide, sanayide “dev adımlar” atıldı, sanayi devrimi gerçekleşti. Osmanlı geleneksel yapısını hiç bozmadı. Savaş kazanamadığı için hazine “yağmalama, talan, ganimet gibi savaş nimetlerinden”, “aşar-öşür, cizye, haraç” gibi bağlanılan vergilerden yoksun kaldı. Yenilgilerin “gerçek nedenleri” üzerinde durulmadı, “eften-püften nedenlerle” geçiştirildi. Bugün bile “ata kültünden” ötürü gerçek nedenler üzerinde konuşulmuyor, tartışılmıyor, Osmanlı’nın yaptığı yapılıyor; akılcı ve bilimsel düşünce olmadan, teknoloji ve sanayi gerçekleştirilmeden, “beton dökülerek kalkınacağımız” zannediliyor.

Sanayi patlaması toplumlarda “ekonomiyi, sosyal yaşayışı, kültürü, sanatı, siyaseti, dine ve yaşamaya bakışı” değiştirdi. İmparatorluklar çöktü, ulus devletler kuruldu. Toplum ve birey hakları, eşitlik, kardeşlik, vatan, millet gibi kavramlar ortaya çıktı, kilisenin itibarı kalmadı. 1789 salt kırallığın yıkılışı ve cumhuriyetin kuruluşu değil, geleneksel yapıların çöküşü, çağdaş yaşamın başlamasıdır da. Bu gelişimin dışında kalmanın imkanı olur muydu?

III. Selim “yenilikçi” bir padişah olmasına karşın Fıransız İhtilali’nin getirdiklerini kabul etmedi, bu olağanüstü “değişimi” “şeytanın fısıltıları” olarak değerlendirdi, Osmanlı topraklarına sokulmaması için de ferman çıkardı.

Bugün bile “Osmanlı’nın akılcı, bilimsel düşünce, teknoloji ve sanayi karşısındaki” tavrı tam olarak anlaşılabilmiş değildir. “Her şey Kur’an’da vardır” düşünce ve inancıyla “hiçbir şey” araştırılmıyor, irdelenmiyor, sorgulanmıyor. Hiçbir şey yapılmadan “bilinç verenlere” itibar gösterilmiyor, “piliç verenlerin” peşinden gidiliyor.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın…