96’nın son ayı…

Koşuyolu Kalp, Damar Cerrahisi Hastanesi’nde yatıyoruz.

Yoğun bakım bölümündeyiz. Yer açılırsa servise çıkacağız.

Aramızda esnaftan insanlar var, devlet memurlarından insanlar… Bir de bizim gibi kıriz geçirmiş bir doktor var. O da hasta. Yoğun bakımda genci var, yaşlısı var, kadını var… İlk müdahaleleri aldıktan sonra servise gönderecekler.

 Yeni bir hasta geldi.

Derhal birtakım ilaçlarla “elektro şok” ve göğsüne iki elle dakikalarca masaj yapıldı. Hayata dönmesi için gerçekleştirilmedik yöntem bırakmadılar, ellerindeki tüm olanakları kullandılar. Meğer hasta “ölü” olarak getirildi yoğun bakıma. Onca uğraşa karşın, bir gurup doktor yaşama döndüremediler hastayı.

 Hasta, saçları taranmış, çok şık bir pijamanın içerisindeydi. Tedavi için üstündekiler çıkarıldığında, atleti, külotu, ayağındaki çorapları kar gibi beyaz, tertemiz, pırıl pırıldı.

 Bir sedyenin üzerinde, alıp götürdüler, yoğun bakımdan çıkardılar.

 Aramızdaki hasta doktor bir gün sonra, üzgün, kırgın, biraz da öfkeli olarak bir konuştu, pir konuştu: “Kırizlerde, kalp, damar, beyin rahatsızlıklarında zaman çok önemlidir. Yaşam ile zaman korkunç bir yarışın içerisindeler. Zamanı yenip yarışı kazananlar hayatta kalır. Çeşitli nedenlerden ötürü yarışa giremeyen hastalar, teşhis konulup tedaviye geçilene kadar ya ölüyorlar, ya da kalıcı hasarla yaşamak zorunda kalıyorlar. İlk yarım saat içinde hastaneye yetiştirilenler büyük bir olasılıkla hayata döndürülüyorlar. Kırizi daha hafif ve daha az hasarla atlatabiliyorlar. Zamanında gelemeyenler çok büyük risk altına giriyorlar, ölüyorlar.”

 Soluklandıktan sonra doktor, “bakınız” dedi, “kıriz anında hanımı saçlarını taramasaydı, iç çamaşırlarını, pijamasını değiştirmek için zaman harcamasaydı, hastaneye kıriz anında yetiştirilseydi, ilk müdahalelerle birlikte, büyük bir olasılıkla hayata dönebilir, şu anda aramızda yaşıyor olabilirdi.”

 “Ailelerin, özellikle eşlerin bilinçli olması gerekir. Kıriz anında yüz silip saç taramanın, çorap, atlet, külot, pijama değiştirip zaman kaybetmenin hiçbir anlamı yoktur. Varsın kirli olsun, ter koksun, önemli değil. Önemli olan hayatta kalabilmektir. Onun için de zamanla yarışmak gerekiyor. Tedavisiz geçen her saniye hastanın aleyhine işliyor, geçen her dakika hastayı bir adım daha ölüme yaklaştırıyor. Böyle bilinçsizce ölen yığınla hasta var.”

 “Şimdi ne oldu? Saçlarını taradı, iç çamaşırlarını değiştirdi. Çok değerli zamanı bir an önce sağlığına kavuşması için harcaması gerekirken, hastayı tepeden tırnağa yeniden giydirdi. Ve saçı taralı, beyaz donlu ölüden başka bir şey olmadı. Keşke kir pas içerisinde gelseydi de hayata döndürülebilseydi. Zamanı hovardaca harcayan eşi, farkında olmadan ölümüne katkıda bulundu.”

 Ölüye duyulan saygıdan, belki de her birimizin ölüme aday oluşumuzdan, yoğun bakıma korkunç bir sessizlik sindi. Tümümüz yutkunduk ve nefesimizi tuttuk. Ölüm her an kapımızı çalabilirdi. Belki de sessizliğimiz, ölümün “herkesin başına gelebilir” olmasındandı, korkularımızdandı, hayatı sevişimizden, hayattan kopmak istemeyişimizdendi. Kim bilir?

 NOT: 1) Bir haftalık tedavi süresince ilgilerini esirgemeyen ve beni sağlığıma kavuşturan Dermatolog Sayın Prof. Dr. Sevgi BAHADIR’a, Göğüs Hastalıkları Hocası Sayın Prof. Dr. Yılmaz BÜLBÜL’e, Kardiyolog Sayın Prof. Dr. Cihan ÖREM’e; servisteki tüm hemşire ve sağlıkçılara; hocalarıyla gelip bilgi almaya çalışan tıp öğrencilerine, temizlik işçilerine, Yusuf TURGUT ve Harun YAVRUOĞLU’nun şahsında gazetem TAKA’ya sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum…

NOT: 2) Bizzat gelerek, ya da telefonla arayarak Almanya’dan, İstanbul’dan, İzmir’den, Ankara’dan, Tırabzon’dan “geçmiş olsun” dileklerini ileten dostlara, arkadaşlara, akrabalara, bildik tanıdık herkese, yürekten minnetlerimi, şükranlarımı sunuyorum.

 Barış ve esenlik dileklerimle…