Yıl 1957. Köylerde, beldelerde doğru dürüst bir yolun olmadığı, ulaşımın ve taşımacılığın insan ve hayvanlarla yapıldığı, bırakınız liseyi, ortaokulların bucaklarda, ilçelerde, bulunmadığı, elektiriğin rüyasının dahi görülemediği yıllar…

İskenderli’den, yokluğun, yoksulluğun, kader diye belletilen kötü yaşam koşullarının belini kırmak için okumaya gönül verenler, inananlar, hayatı, ekmeği okulla kazanmak isteyenler, geleceği okulla, bilgiyle, yeniliklerle, güzelliklerle kuracak olan ve uygarlığın peşinde koşanlar, eski kan davası alışkanlıklarından kurtulup korkmadan, barış, huzur ve güven içinde yaşamayı arzulayanlar, çocuklarını aldıkları gibi Beşikdüzü’nün yolunu tuttular…

İskenderli’de ve kimi köylerde her yerde olduğu gibi beş sınıflı ilkokullar vardı. O okullarda Köy Enstitüsü mezunu öğretmenler vardı. O öğretmenler ki, kendilerini Türkiye’ye, toprağa, kültüre, Cumhuriyete, insan hak ve özgürlüklerine, bilime adayacak biçimde yetiştirilmişlerdi. Okuyacak, adam olacak çocuğu gözünden tanıyacak bilgi, beceri ve yeteneğe sahiptiler. Anne ve babalara, “bu çocuklar zeki, çalışkan, gelecek vaat ediyorlar. Okutun ve bu çocukları bağda, bahçede, hayvan peşinde harcamayın” diyen öğretmenlerdi bunlar.

Beşikdüzü’nde hem ilkokul, hem ortaokul vardı. Kapatılan Köy Enstitüsünün yerine açılan Kız Öğretmen Okulu tüm Türkiye’nin kız çocuklarına kucağını açmıştı. Beşikdüzü okumanın anlamını ve değerini biliyordu. Kızlar da erkekler gibi istinasız okula gidiyorlardı. Her evde en az bir iki öğretmen bulunuyordu. Köy Enstitüsü Beşikdüzü’nü aydınlığa çıkarmış, feodal yapıyı kırmış, yeni alışkanlıklar ve uygarlığa yaraşır yaşam tarzı başlatmıştı.

Tırabzon Lisesi o zamanların üniversitesi gibiydi, KTÜ daha açılmamıştı. KTÜ’ye ilk “hocalar” Tırabzon Lisesi’nden atanmıştı. Çocuklar, yatılı lise sınavını kazanarak, ya da paralı yatılı olarak Tırabzon Lisesi’ne gidiyorlardı. Çevre illerde lise olmasına karşın kimi okutabilecek gücü olan aileler ününü bildikleri Tırabzon Lisesi’ne “paralı yatılı olarak” çocuklarını gönderip okutuyorlardı ve Tırabzon Lisesi bir “bölge üniversitesi” gibi çok kalabalıktı.

İskenderli, Beşikdüzü hinterlandında yer alıyordu. Ortaokula gelen çocuklar ekonomik yetersizliklerinden ötürü yakın köylerdeki boş evlerde, ya da şehir merkezindeki evlerin rutubet kokulu bodrum katlarında, çok ucuz veya bedava-tandık olarak-sağlıksız koşullar altında kalıyorlardı. Evlerde elektirik olmadığı için aydınlanma ya kandille ya da beş numara cam ışığı ile sağlanıyordu. İskenderli’den gelen çocuklar akıllı, zeki, çalışkanlardı. Sınıflarının genelde başarılı öğrencileri olurlardı.

Ahmet de Ülfetler, Muhammetler, Rasimler, Mehmetler, Neşatlar gibi İskenderli’den gelip geleceğin güzelliklerini okulla kuran, öğretmenlik mesleğini eline alan bir insandı. O da, pek çok öğrenci gibi köy evinde durmuş, kışları yakacak odun bulamamış, diğer arkadaşları gibi aç susuz kalmış, yatağın içinde ısınmış, kandille ders çalışmış ve okumuş, ekmeğini taştan çıkarmıştı.

Beşikdüzü-İskenderli arasında çok yetersiz bir yol vardı ve ulaşım ancak kamyonlarla sağlanabiliyordu. Kamyon bulunmadığında da dünyanın en değerli varlıkları anneler camadanlarına doldurdukları nevaleleri sırtlarına vurup 15-16 km’lik yolu yürüyerek gelir, evlatlarını yıkar, temizler, siler, süpürür, yemek pişirir, karınlarını doyurur, dönerlerdi. Ahmet’in annesi de aynı zorluğu çekerek çocuğunu okutan kahraman annelerden biriydi.

Ahmet Tonya Haber’de şiirler yazdı, sosyal medyada Atatürkçü ve yurtsever paylaşımlarda bulundu, aydınlanmacı, değerli bir öğretmendi. Doğruydu, dürüsttü, namusluydu, inanılır, güvenilir, yüreği sevgi doluydu, yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmazdı, mert bir insandı. Kavalın ustasıydı. En zor nağmeleri yumuşak bir biçimde çıkarır, sanatın soyluluğunda

kendini zevkle, yürekten dinletirdi. Emekliye ayrıldıktan sonra yazları İskenderli’de, Kışları Alanya’da yaşardı. Ve korona Ahmet’i aramızdan aldı.

Işığı bol olsun, ruhu şad olsun.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…