Adam veryansın ediyor, ağız dolusu küfürlerle “o adaya oy vermeyeceğim” hatta “sandığa gitmeyeceğim” diyor.

Partiler, “aday adaylığından” “adaylığa” geçtikçe, aday adaylarından kendi “adayı” partinin adayı olmadığı” için küplere biniyor, “aday gösterilen kişi, benim adayımdan daha iyi değil” diyor, kızıyor, sinirleniyor, “benden sonrası tufan” diyor: “Parti bu işi bilmiyor, ben partiden daha iyi biliyorum, parti şunu şunu görmüyor” diyor. Görünen o ki, bir parti içinden “birden çok aday adayı” çıktığında, “partililer”(!), bölünüyor, parçalanıyor, “küskünler ordusu” yaratılıyor. Bir türlü “parti, düşünce” düzeyine yükselerek, “partinin gösterdiği aday” herkes tarafından kabul görmüyor. Partili olmak partiye uyum sağlamak-entegre olmak demektir, susmak, kapı kulu olmak değildir.

Partiye uyum sağlamak “partinin söylediklerini, yaptıklarını” olduğu gibi kabul etmek değildir. Elbette yöneticiler, başkanlar, parti pırogramları, tüzükler, demokrasi, akıl, bilim, çağdaşlık, pilanlılık, adalet, yargı, özgürlükler, insan hakları…gibi temel düşünceler yönünden eleştirilecek, sorgulanacaktır. Koyunun çobana boyun eğişi gibi olunmayacaktır. Onurlu ve kişilikli olunacaktır. Ama eleştirinin etkin olmadığı bir yerde sabırla beklenilecektir, mücadele sürdürülecek, bölünme, parçalanma olmayacak, birlikte sonuç alınacaktır.

Zaman içinde “düşünce uyuşmazlığı” doğarsa, birtakım ana sapmalarla yoldan çıkılırsa, hizmet ülkeye, topluma değil de, işbirliğine gidilen ülkelerin çıkarlarına yönelirse, özelleştirme adı altında toplumsal kazanımlar ve değerler satılırsa, yeniden kapitülasyonlar getirilirse, Cumhuriyetle, Atatürk’le hesaplaşmaya gidilirse, şeriat çığlıkları ülkenin dört bir yanından pıtırak gibi yükselirse, “keşke Yunanistan kazansaydı” diye bir kurtuluş savaşı küçümsenir ve millet aşağılanırsa; 2023, “davam var var” denilerek hedef gösterilirse, o zaman takım tutulur gibi hareket edilemez elbette…

Seçimde oylar, demokratik hak ve özgürlüklerin değerlendirileceği, yargı yoluyla toplumsal çıkarların korunacağı, insanları bir sınıfın ya da bir zümrenin ezmeyeceği, ulusal gelirin hakça bölüşüleceği bir düzenden yana kullanılmalıdır. Seçimler beş yıllık bir sürenin “doğruları, yanlışları, eksikleri, yapılanları, yapılmayanları, yarım bırakılanları, başlanılmayanları; verilen sözlerin yanında durulup durulmadığı hesapları yapılarak sandığa gidilmelidir. Yoksa seçim kan davasına dönüştürülerek yapılırsa toplum kaybeder.

Kimileri en iğrenç suçlarla aşağılanıyor, küçümseniyor, “terörist” deniyor, PKK’lı deniyor, “sen kimsin ulan, alacak, şerefsiz, tezek” deniyor; yasalar, yargıçlar, savcılar harekete geçmiyor. Her seçimde seçmen bu tür suçlama ve aşağılamalarla hedef gösteriliyor. Ama savcı bu tip bölücülüklere karşı kılını bile kıpırdatmıyor. Sonra “haktan, hukuktan, hukukun üstünlüğünden, yasalar karşısında vatandaşların eşitliğinden, yargı bağımsızlığından söz ediliyor. Seçim bunların hesabını oylarla sormaktır. Bu hesabı sormayacak olanların sandık başında ne işi var? Yok, bunları sormayacak da, “benim dediğim olamadı’ ya” işi getirerek sandığa gitmeyecek; bunun demokrasiyle bir ilgisi, ilişkisi yoktur.

Seçim hesap kitap meselesidir. Beyin meselesidir. Demokrasi hesabın, kitabın yarattığı kültürün oluşturduğu yaşama tarzıdır. İyinin, güzelin, doğruluğun, dürüstlüğün, erdemin, adaletin, hakkın, hukukun, özgürlüklerin egemen olduğu bir rejimdir. Demokrasi insanın insana saygısıdır. İnsanlar birbirini sevmek zorunda değildir, ama saymak zorundadır…

Hiç kimsenin “benden sonrası tufan” demeye hakkı yoktur.

Bu coğrafyada yaşan herkesin görevi ve sorumluluğu vardır. Buna göre oy kullanmalıdır.

Barış ve esenlik dileklerimle sevgiyle kalınız…