Üç seçimdir, (referandum, genel seçim, mahalli seçim) en yetkili ağızlar, vatandaşa eşit uzaklıkta durması gerekirken, kendilerine oy vermeyecek, ya da karşılarında duracak olan seçmenlere, “hain, PKK’lı, FETÖ’ cü, terörist”, “şerefsiz, aşağılık, yalancı, çöplük, tezek” diye hakaretler yağdırıyorlar.

Bunlar yetmiyor, vatandaşların dinsel, mezhepsel, ırksal ve kültürel kimlikleri her gün, her söylemde istismar edilerek “Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Aleviler, Sünniler…diye ayrıştırılıyor. Sonra da “balkon konuşmalarında” birlikten, beraberlikten söz ediliyor.

Ülkenin, devletin kurucuları, milletin kurtarıcıları, tüm kıtlıklara, yokluklara, savaşlara, düşmanlarla boğuşmalarına karşın ellerinden geldiğince bu topluma “yeni bir gelecek” hazırladılar. Kimileri bugün, rahatlık bir yerlerine batmış olacak ki, “üç kuruşluk siyasetleri” ve “entel hıyarlıkları” için, o büyük insanları suçluyor, aşağılıyorlar.

Çirkin siyasetleriyle ülkenin, toplumun çimentosunu parçalıyor, ayrıştırıyor; toplumu tehlikeli bir biçimde kutuplaştırıyor, “mücadelede bir öyle, bir böyle yaparak aciz kaldıkları terör örgütleri karşısında” “beka sorunundan” bahsediyorlar. Akılları sıra “halkı birbirine düşman ederek, düşülen tehlikeye(!)karşı oyları toplama” yolunu izliyorlar. Bu, bölmektir, “beka sorunu” yaratmaktır, parçalamak, devleti ve ülkeyi geri dönüşü olmayan sıkıntılara sokmaktır.

“Terörist” denerek halkımın suçlanması, en yüce değer olarak öğrendiğimiz ve öğrettiğimiz “millet” sözcüğünün içi boşaltılarak, koltuk için, makam için, oy için “illet=(hastalık, hastalık derecesine varan alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep) ve zillet=(aşağılık, horluk, hakirlik)” kavramlarıyla eş değerde tutulması ağrıma gidiyor. Fetöcülerin “Ergenekon’a” yaptıklarını onlar “millete” yapıyorlar.

Eline silah almayan, milletine, devletine düşmanlık yapmayan, emperyalistlerle işbirliğinde bulunmayan, emperyalizmin her türüne karşı olan, CİA masası şeflerini, Amerika’yı dinleyen maşaları düşman belleyen, Atatürk’ten başka önder tanımayan, “aklı, bilimi tek yol gösterici” sayan, cumhuriyete, sosyal hukuk devletine, özgürlüklere ve insan haklarına inanan, emeği en süt değer gören, sanayi ve tarımla güçlü bir ekonomi yaratmayı, eğitimle, düşünceyle, sanatla, kültürle yücelmeyi amaçlayan biriyim… Ben halkım ve terörist değilim.

Ben, Oslo’da, devleti örgütle karşı karşıya getirerek görüştürmedim, devleti terör örgütüne muhatap etmedim, küçültmedim. Devleti “yok” sayarak PKK ile işbirliğine gitmedim.

Ben, Habur’da PKK’lı teröristleri kırmızı halılarda yürüterek hukuku ayaklar altına almadım, çadır mahkemeleri kurdurmadım, cumhuriyetin savcılarını, yargıçlarını teröristlere ezdirmedim; hukuk tarihine kara bir leke düşürmedim, kahramanlar(!) gibi otobüs üstünde dolaştırıp gezdirmedim.

Ben, dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen, ağırlaştırılmış müebbetle yatan terörist başından, her gün avukatları aracılığı ile alınan talimatların Kandil’e ulaştırılıp örgüt yönetilmesine izin vermedim.

Ben, ABD Başkanının “Türkiye’yi mahvederim” saldırısında, doların 392’den 750’ye çıkmasıyla tırsmadım, “hukukun üstünlüğü” yaveleriyle “terörist(!) Alman gazeteciyi, terörist(!) Amerikalı rahibi” özel uçaklarla ülkelerine göndermek için serbest bırakmadım. Mademki hukukun üstünlüğü vardı, neden Merkel’in ve Tıramp’ın dediği oldu?

Size oy vermeyenler-‘hayır’ diyenler Amerikalı rahip ve Alman gazeteciler midir? “Hayır” diyenlerin arkalarında Amerika ve Almanya yok, “Türk milleti” var.

“Ben halkım ve boşuna inanmışım Türkiye’de yargıçların, savcıların var olduğuna. Boşuna inanmışım yargının bağımsızlığına. Boşuna inanmışım Cumhuriyet’in savcıları olduğuna. Çükü ben millet olarak ‘terörist, FETÖCÜ’ diye suçlanmayı ve aşağılanmayı hak etmiyorum.” Ve o yargıçlar, savcılar beni korumuyorlar.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…